BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Bugünkü konumuz Risale-i Nur’da NAMAZ. Daha önce Risale-i Nur’dan açılımlar olarak; Risale-i Nur’da Esmâ-i Hüsna, Risale-i Nur’da Miraç programlarını yapmıştık. Elhamdülillah başarılı oldu. Bugün de Risale-i Nur’da Namaz programını gücümüz nispetinde, Risale-i Nur’dan anladığımız kadarı ile; Üstad Bediüzzaman’ı bu namazda önümüzde bir imam kabul ederek, yapmaya, dersimizi tekrar etmeye ve anlamaya çalışacağız.
“Namaz” kelime kökü itibarıyla Farsça bir kelime olup, dua anlamına gelir. Arapça’daki Salat (Salavat) kelimesi de dua demektir. Gerçi biraz sonra izah edeceğim, insanın sırt kemiği, omuriliği manasına da gelir. Çünkü namaz; insanı dengeleyen, onu yükselişe çıkartan bir araçtır. İnsanın beli de, sırt kemiği de; insanın dengesini sağlıyor ve insanı yükselişe çıkartan bir kuvvet veriyor. İnsan omuriliğinden, bel kemiğinden kuvvet alarak hareket ediyor. Hatta belkemiğinin parçalarını saymışlar; 31 veya 33 çıkmış, namaz sayıları ile bir irtibatı da vardır.
Biz burada kendi fikrimizden ziyade; Risale-i Nur namaz konusunda bize semâvi olarak, Kur’an-ı Kerim’in bir tefsiri olarak ne mesaj veriyor, onu anlamaya çalışacağız. Sıra ile Besmele ile ilgili 1. Söz’den başlayıp, namazla ilgili olan 15. Şua’ya kadar gideceğiz. Bir seyahat yapacağız Risale-i Nur içinde. 3. Söz’e bakıyoruz ki Namaz, dua manasında ele alınmış. Üstad 3. Söz’de; “namaz ve dua” diyor ve ibadetle eşit tutmuş namazı. Namaz öyle bir ibadettir ki, bütün ibadetleri içeriyor. Duayı da içeriyor ve insanın doğal bir görevi olduğunu makul, güzel bir temsille 3. Söz’de Üstad izah ediyor. Hakiki manası ile Risale-i Nur’un geneli içerisinde serpiştirerek anlatmış. Özellikle Risale-i Nur’da 4. Söz’de, 7. Söz’de, 6. Şua’da, 16. Söz’de, 15. Şua’da hep bahsi geçen Mektuplarda, değişik yerlerde; namaz hakikati bütün kâinatı aydınlatan bir hakikat olarak anlatılır. Biz de bu dersi nasıl anladığımızı anlatmaya çalışacağız.
Hakiki manası ile Risale-i Nur’da flaş cümleler var namaz ile ilgili. Bir gün de namaz kılmasam ne olur? dediğin zaman; o gün senin âlemin karanlık geçer, dünyan karanlık olur, kalbin karanlık olur, diyor. Hiçbir sevap, fayda ve mal (manevi mal) elde etmiş olmuyorsun. Ve “kendi âlemini ve içinde yaşadığın âlemi nurlandırmaktır namaz” mealinde bir cümle geçiyor Risale-i Nur’da 21. Söz’de. Kendi kalbini, ruhunu, kendi içinde yaşadığın âlemi ve hatta bütün kâinatla ilgili bir bilinç olduğu için; kâinatı aydınlatan bir ameldir, bir bilinçlenmedir, bir nurlanmadır namaz. Dolayısıyla “ben bugün namaz kılmasam ne olur” demek bize düşmez ve haddimiz değil. O bir görevdir, müminin görevidir. Kur’an-ı Kerim hiçbir yerde, kafirlere “namaz kılın” demiyor. Müminlere “namaz kılın” diyor. Kafirleri “onlar namaz kılmazlar” diye tarif ediyor. Bu da Kur’an-ı Kerim’in ayrı bir inceliği.
K. Aktaş: Mihenk; sanki namaz gibi değil mi?
Tabii.. Namaz hem imanı temsil ediyor, hem ibadeti temsil ediyor. Hem de namazın, bütün kâinatı aydınlatan bir nur, bir bilinçlenme olduğunu anlıyoruz. Onu temsil ediyor. Dolayısı ile o bir ayrımdır. Yani nasıl nur ile karanlık iki ayrı şeydir; namaz kılmak ve kılmamak nur ve karanlık kadar iki ayrı hakikattir ve tam karşı karşıyadır.
21. Söz’de namaz mealen şöyle tarif edilir: Namaz; insanın kalbini, ruhunu, âlemini, dünyasını, gününü ve onunla ilgili kâinatı aydınlatan bir nurdur. Nur nedir? Biz nuru da bilmiyoruz. Osmanlıca kelimeler kulağımıza hoş gelir geçer. Nur, bilinçlenmedir. Mesela; beynimizde bir nurani halet olduğu zaman, sen onun bilincine varıyorsun demektir. Kendi varlığının bilincine varıyorsun, gününün bilincine varıyorsun, çevrenin bilincine varıyorsun. Sonsuz bir varlık olan Allah’ın varlığının bilincine varıyorsun. Bütün peygamberlerle beraber namaz kılıyorsun; onların bilincine varıyorsun ve dünyan, kâinatın aydınlanıyor. İşte bilinçlenme, nurlanma demektir. Fizik olarak da, kimya olarak da, her nurlanma bir bilinçlenmedir. Her bilinçlenme yani farkına varma, bir nurdur.
K. Aktaş : Şuur gibi bir şey mi? Şuur işte; bilincin Arapça’sı şuurdur. İşin farkına varmak. Sen günlük işlerde boğulmuşsun, ezilmişsin, bilincin yenik düşmüş baygın bir hale girmişsin; namaz gelir seni o daracık çukurdan çıkartır. Sonsuz bir varlığa, bir kâinata, bir âleme açar.
Miraç da aslında bilinçlenmedir. Biz Risale-i Nur’da Miraç programında anlattık; bir anda gitti geldi. Bir anda bir yere, bütün kâinata gidilip gelinmez. Peygamber (s.a.v.) bir yere gitmedi. Peygamber (s.a.v.), varlığın özü olan geçmiş ve gelecekte ne olmuşsa ve ne olacaksa hepsini gördü, yaşadı. Beyninde kalbinde ruhunda bütün varlık nurlandı. Yani, kâinatın bilincine vardı Peygamber efendimiz. Varlığın metafizik boyutunun farkına vardı.
K. Aktaş: Miraç bu değil mi?
Miraç budur. Namaz müminin miracıdır derken bunu kastediyor Peygamber efendimiz. Üstad da Risale-i Nur’da bu hadisi naklediyor: “Namaz müminin miracıdır.” Niye müminin miracıdır? Çünkü kafirin bu konuda bilinci yok. Yani kılsa da bir şey ifade etmez. Sen bir kafire kırk bin kere namaz kıldırsan, bir şey ifade etmeyecek. Çünkü o bilince varamıyor. “Müminin miracıdır” diyor Peygamber efendimiz. Gidin kafirlere namaz kıldırın; onlar sonra hidayete gelir, demiyor. Onlar o bilinçten mahrumdurlar, onlar bütün varlığı daracık bir nesne olarak görüyorlar, o sonsuz bilince varamıyorlar.
Mustafa MERTER diye bir abimiz var. Avrupa da Amerika da okumuş. Bilinçle ilgili özellikle ihtisası var o zatın. Allah ondan razı olsun, ehli tasavvuftur, ehli kalptir. O da bu miraç meselesini böyle bir ihtimal olarak anlattı. İhtimal; ben dedi bunu anlatmaktan ve anlamaktan acizim. Fakat namazı öyle tarif etti ve bilim dünyasında namaz başlı başına bir mucizedir dedi. Çünkü insanın enerjisi günlük işlerde tükeniyor. Sabit bir noktada hiçbir iş yapmasan, hep bir noktaya baksan bile tükenirsin, enerjin biter. Namaz gelip seni o daracık noktalardan çıkartıyor, sonsuz bir âleme, bir bilince bir nurlanmaya bir varlığa çıkartıyor ki; senin hem rahatlamanı sağlıyor, vücudundaki bütün ifrazatlar, hormonlar çalışmaya başlıyor, hem de sevap kazanıyorsun.
Sevap nedir peki? Risale-i Nur’da 4. Söz’de namaz; bir zâd-ı ahirettir, bir maldır yani kazançtır, diyor. Bak; biz sevabı da bilmiyoruz. Herhalde bir Fatiha okursan bir sevap kazanırsın. Sevap; Türkçe’ye çevirdiğimiz zaman, mal ve kazanç demektir. Sen namaz ile neyi kazanıyorsun? Küçük, daracık geçim için 8-10 saat zaman ayırmışsın, boğulmuşsun; aksam alacaksın 30 lira yevmiye mesela. Senin bütün kazancın o gün budur. 8-10 saat ayırmışsın bütün kazancın o. Birden namaz geliyor, metafizik bir âlem kazandırıyor sana. Ahireti kazandırıyor, Allah’ı kazandırıyor, metafizik âlemi, cinleri, ruhları, peygamberleri, sevabı, ikabı, bütün varlığı senin ruhuna, kalbine, dünyana bir nur olarak yansıttırıyor ve o nur sana bilet oluyor. Yani nuru alan insan; yükselişe, ebediyete, cennete uçabilir. Kabir azabından kurtulabilir. Malın varsa, cebinde paran varsa bilet alabiliyorsun. “Namaz bir bilettir” diyor. Öbür şekilde ise; 60 sene boyunca günde 30 lira için 8 saat 10 saat çalışan, 4 saati de trafikte geçiren (o da ayrı bir sıkıntı) zavallı bir yaratık, sefil bir hayvan durumuna düşüyor insan. Birden namaz geliyor; bütün varlığı ona kazandırıyor ve o kazançla bilet alıyor. Ebediyete gidebiliyor, kabri aşabiliyor, cehennemi aşabiliyor. Bütün nurani varlıklar onun oluyor.
K. Aktaş: İnsaniyet mertebesine çıkartıyor değil mi?
Melekiyet mertebesine hatta, insaniyetten de öte.
Biliyorsunuz ki; insanın beyni üç aşamalı duygu sahibidir, bilinç sahibidir. Bilinci biz sadece farkındalık olarak kabul ediyoruz. Aslında bilinç 3 aşamalıdır. Birincisi bitkisel aşama (vejatatif derler İngilizce’de); o bazen hissedilir ama adı konulmaz. Mesela bir şeyden hoşlanıyorsun. Köylüye demişler; atla katır arasındaki fark nedir? Demiş; bilmiyorum ama, atın hali bambaşkadır. Hissediyor ama ifade edemiyor. İkincisi de limbik sistem; şefkat, merhamet, acıma, vermek, almak gibi duygusal davranışları orta beyin kontrol ediyor. Üçüncüsü de üst korteks ki; bilgi, tevhid, sonsuzluk… Namaz da bu üçü de var. Mesela namazda bütün bilinç altı dedikleri bilinç; aslında bilinç altı demek de yanlış bilinç dışı deriz. Küçücük bir bilincimiz var diyelim ki; çölde bir ağaç gibi. Birde çölün genişliği var ki; o bilinç dışı. Namaz gelir gelmez o bilinç dışı, sen fakına varmadan feyzlerle, nurlarla doluyor zaten.
Üstad namazı nasıl tarif ediyor 19. Sözde; Mekke bir mihrap, Medine bir minber, Hz. Peygamber (s.a.v.) bütün inananlara hatta meleklere hatta cinlere imam olmuş. Sen bütün onlarla beraber bir namaz kılıyorsun. Bütün o boş dediğimiz, hali bir çöl gibi gördüğümüz bilinç dışı âlemimiz nurlanıyor, feyzleniyor. Ondan sonra namazda tevhid de var, sonsuzluk da var, ilim de var, tarih de var. Yani bu orta dereceli duygular, insani duygularımız gelişiyor. Sonra üst kortekste tevhidi, sonsuzluğu ve diğerlerini yakalıyoruz ki; hakiki bir varlık oluyor. Çünkü öyle yaratılmış bu beyin.
Diyor ki; fıtrat borcundur. Yani ne demek fıtrat borcu? Risale-i Nur’da en çok bu geçer: Namaz bir fıtrat borcudur. Yani sen ona göre yaratılmışsın. Yapmadığın zaman o yaratılışının görevini yapmamış olursun. Sistem çalışmıyor, kilitlenmiş olur.
Flaş cümleler halinde meseleyi özetlersek; namaz bir bilinçlenmedir. Bilinçlenme ise, sonsuz varlığı kendimize mal etmedir. En basit tarifiyle; namaz bir sevaptır. İşte iki rekat namaz kılarsan, hadis-i şerifte diyor ya; bu kadar sevap kazanırsın. Nedir o sevap? Nerde, nasıl yarıyor bize? Sevap demek; mal demek, ahiret malı, ahiret zahiresi demek. Üstad; ahiret zahiresi, mal demektir, diyor. Şükür derler mesela. Namaz bir şükürdür, namaz risalesinde Üstad ısrarla üzerinde duruyor. Şükür nedir? Memnuniyet demektir Türkçe’de. Yani sen bütün kâinatı benimsemişsin, Allah’ın Allah’lığını İlahlığını benimsemişsin, vazifeni kabul etmişsin, görevini yapmışsın. Hepsine toplu olarak memnunum ya Rabbi Senden, bu sisteminden, bu çarkından, bu musibetlerinden, ben memnunum diyorsun. İşte şükür budur. Şükür Türkçe’de memnuniyet demektir. Gerçi memnuniyet de Arapça ama hiç olmazsa Türkçe’de oturmuş bir manası var. Memnuniyetin de tam Türkçe’si doymak. Artık doyuyorsun, memnun oluyorsun.
Namaz 4. Söz’de bir bilet ve bu bileti anladık. Eğer kâinatın sonsuz nurâni âlemlerini, maddi manevi âlemlerini namaz bilinci sayesinde kalbimize, ruhumuza yazdırsak; işte gerçek malımız o yazılımdır. Çünkü insan kişiliği ruhtan ibarettir, ruh da eşittir bir yazılım. Sen ruhunun yazılımlarını artırmışsın. Mesela; Atari bilgisayarında da küçük bir yazılım vardır, dört işlem gibi basit bir şey. Bir de; bütün dünya bilgi işlemini merkezine toplayan Internet yazılımı da bir yazılımdır. İşte; biri ne kadar küçük on liraya alınabilir, öbürü sonsuz bir değer gibi. Kâinat bütün alemleri ile, bütün yapıları ile bir sibernetik yazılımdır. Sen namazla bu sibernetik sistemi tetikliyorsun, onlara entegre oluyorsun. Bütün o varlıklar senin dosyana da, senin bilgisayarına da geçiyor. Dolayısı ile sen dünyanın en zengin insanı oluyorsun. Kabirde biletin hazır, cennete gideceğin zahiren hazır. Her şey hazır oluyor. Gerçek zenginlik budur. Onun için bazı büyük sofiler; iki rekat namazı bütün dünyaya değişmeyiz, sözünü bu manada demişler. Yoksa in kalk, salla başı, yere değdir demek değil namaz sadece.
Risale-i Nur’da 7. Söz’de; namaz, bir sığınak olarak ele alınıyor. Üstad; başımın sıkıştığı her zamanda ben namaza sığındım, diyor. 28. Lem’a’da; bir ara bütün kâinat bana kapkaranlık göründü hemen namaza sığındım, diyor. Orada Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği nurla bütün o âlemler açılıyor biraz. Üstad’ın keşfi de açık. Bütün metafizik âlemler açılıyor, peygamberlerle görüşmüş gibi oluyor, doğal görevini yerine getiriyor, bilinçlenmeyle o varlıkları kazanıyor, rahatlıyor. Ve 7. Söz’de; özellikle acze ve fakra çare, namaz biletidir diyor. Hani 7. Söz’ün bir yerinde; sen ne fıs..fıs..lıyorsun, diyor? Bir bilet okuyorum, diyor. İşte o bilet namazdır. Bazen ehli dünya namazı fıs..fıs.. yapıyor gibi anlatıyorlar ya, öyle değil. Böyle kuru bir fıs..fıs..lamak değil. O, bir bilet okumaktır, o bileti kendimize mal etmektir ve o sayede aczimize ve fakrımıza bir çare bulmaktır.
Acz nedir? Acz de Arapça bir kelime, Türkçe’si güçsüzlük. İnsan çok güçsüz. Yani, bir mikroba yeniliyor, gribe yeniliyor, açlığa yeniliyor, trafiğe yeniliyor, borçlara yeniliyor, alacaklılara yeniliyor. Binlerce düşmanı var insanın. Niye Allah bu düşmanları yaratmış? Seni varlığa yönlendirmek, senin ruhunda kalbinde varlığı yazdırmak için. Bu düşmanlar bir nevi açlık gibidir. Açlık olmazsa yemeğin kıymeti anlaşılmaz. Allah böyle binlerce düşman vermiş ki; sen Onun kudretine sığınasın. Eğer bu düşmanlar olmasaydı; biz namazın kıymetini anlamazdık. Allah’ın kudretinin sonsuzluğu, namaz sayesinde anlaşılıyor. O kudreti yakalayamazdık ve sıradan bir hayvan sürüsü gibi kalırdık. Çünkü iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edemeyen bir yaratık, insan sayılmaz. İnsanı tanıtan en büyük tanım şudur; iyi ile kötüyü birbirinden ayıran. Bu, aklın da bir özelliği, Kur’an’ın da bir özelliği. Yani bir insan âkilse, Kur’an’ı anlayabiliyorsa; işte ona insan denilebilir. İyi ile kötünün ayrımını yapabilen, insandır.
Ve; namaz, fakra bir çaredir. Binlerce ihtiyaçlarımız var; yemekten tut ilaçlara kadar, ebedî ihtiyaçlarımız, ruhî ihtiyaçlarımız, fikrî ihtiyaçlarımız. Niye biz kitap alıyoruz? Türkiye de bugün bir milyon insanın evinde; en az 50 bin liralık kütüphaneler var. Niye bunlar var? Fikri doyurmak için. Bak; fikri doyurmak için 50 bin liralık masraf yapıyor. Peki kalbi doyurmak için ne yapıyoruz. İşte orada çok insan geri kalıyor. Bazı insanlar kalbi doyurur fikri doyurmaz, bütünlük olmaz. Çünkü namaz da tefekkür de var, hal de var, kalp de var, zevk de var. İbadetimiz kalbimizi doyurmak içindir, kütüphanemiz beynimizi doyurmak içindir, dükkanımız midemizi doyurmak içindir. Birbirine karıştırmayın. Sadece dünyanda bir dükkan varsa; sen o zaman miden kadar bir insansın. Sadece kütüphanen varsa ve sürekli kitap okuyorsan; beynin üst korteksinin yüzde biri kadar bir insansın. Ama bu maneviyat, bu nur âlemi, bu kalp âlemi sonsuzdur. Kalp ve ruh hayatı zaman üstü olduğu için ebedîdir fâni değildir. Dolayısı ile fikrî ürünler sonsuza açılırsa o da zikir olur. Namazın içinde o zikir var, tefekkür var. Ama eğer sonsuza açılmazsa… Sonsuza açılan sadece kalp ve ruhdur. Kalp ve ruh hayatını, Üstad özellikle 3. Lem’a’da çok güzel ifade etmiş; Eğer diyor, fâniliğin acısını yenmek istiyorsan mutlaka kalp ve ruh hayatına çıkmalısın ki; ebediyet kazanasın, geniş bir varlık kazanasın. Ve bu sonsuzluğa çıkmanın tek yolu, namazdır. Bu konuda namazın alternatifi yoktur.
Bak, varlığa ihtiyacımız var, ruha ihtiyacımız var, kalbî hissiyata ihtiyacımız var, sevmeye ihtiyacımız var, gıdaya ihtiyacımız var, bilinçlenmeye ihtiyacımız var, çalışmaya ihtiyacımız var. Bütün bunları, namaz temin eder. Dolayısı ile namaz; hem acze, güçsüzlüğe çaredir hem fakra, ihtiyaçlarımıza çaredir.
Sırayla gidiyoruz. 9. Söz’de iki konu işleniyor: Biri; namaz ve Allah münasebeti, biri de; zaman ve namaz münasebeti. Çok ilginç ve ikisi iç içedir. Allah diyor ya; zaman Ben’im, zamana sövmeyin. Çünkü zaman manevi bir değerdir, ruhani bir etkileşimdir, yapıdır. Allah’ın iradesinin cilvesidir. BEN derken; Allah’ın iradesi ile zaman oluyor. O’nun iradesi ile zaman olduğundan; BEN zamanım diyor, zamana sövmeyin. Zamanda her şey güzeldir, yerindedir, doğrudur, yakışıklıdır. Dolayısı ile, zamana sövmeyin, diyor.
K. Aktaş: Bu Hadis-i Şerif mi?
Evet. Buhari’de geçen bir Hadis-i Şerif’tir.
K. Aktaş: Yani burada zaman iradeye mi bakıyor?
Zaman manevidir, ruhîdir, yazılımdır. Dolayısı ile iradeye bakar. Mekan da, maddedir somuttur; kudrete bakar. İradeye değil de kudrete. İlim her ikisine de şamil. İlm-i İlâhi. Onun için İbn-i Arabi diyor; Esma-i Hüsna’dan en büyük galiba el-Alim’dir. İlim ile adalet eşittir. Zaten Üstad 16. Söz’de; namaz içinde, İsmi Azam’a bir kapı da açıyor. Eğer biz namazı tam kılarsak, tam yaşarsak İsmi Azam’ı orada hissederiz, yakalarız, alır öperiz.
9. Söz’de Allah ve namaz ilişkileri anlatılır. Mesela; Allah’ın ana arterler olarak üç tane en büyük sıfatı vardır. Celal, Cemal bir de Kibriya yani ikisinin toplamı Kemal. Kemal, dememiş eskiler. Üstad Kemâl’i, Kibriya manasında kullanıyor. Bazıları demiyorsa da; nakıslık vehim ettirmemek için Kemal demiyor. Ama literatürde Kibriya diye geçiyor. Türkçe’de anlaşılması için Üstad o Kibriya’ya Kemalat diyor.
Celal burada Allah’ın sonsuz büyüklüğü manasında. Biz burada Sübhanallah ile karşılıyoruz, Allah’ın büyüklüğünü? Namazda Sübhanallah çok geçiyor. Sübhan demek; Allah kutsaldır, sonsuz büyüktür, O’na hiçbir kusur ve eksiklik yanaşmaz, yakışmaz, demektir. Yok O’nun dünyasında öyle bir şey. Bir de Cemal var; Elhamdülillah ona bakar. Bütün nimetler O’ndan, bütün güzellikler O’ndan, bütün rahmetler O’ndan, bütün mağfiretler O’ndan. Hamd nimet demek. Yani çok nimetler hep O’ndan, bütün nimetler O’ndan. O’da Allah. Cemal ve Celali birleştirmek, sonsuzluğa kapı açar. Ak ile karayı birleştirdiğin zaman, sonsuza bir kapı açılır orada, Kibriya ortaya çıkar. Celal ve Cemal silinir, iki ayak silinir, kafa ortaya çıkar. Ortak nokta ortaya çıkar. Orada sonsuzluk var. Ayaklarda sonsuzluk yok fakat Kibriya’da sonsuzluk var. O da Allah-u Ekber’le karşılanır. Onun için namazda en çok Allah-u Ekber vardır. Subhanallah da var, Elhamdülillah da var ama en çok Allah-u Ekber zikredilir.
K. Aktaş: Bir Hadis-i Şerif var; sıkıldığınızda, daraldığınızda Allah-u Ekber deyin rahatlarsınız.
İşte sonsuzluğa açar o seni, çok güzel bir mana ifade ediyor. Sonsuzluğa açıyor, sonsuzlukta rahatlama oluyor. Kalp sonsuz duygular sahibidir çünkü, kalp daracık işlerden sıkılır. Onun için namazda rahatlık var. Hiçbir şey bilmeyen insanlara git sor; camide rahatlıyorlar. Onun havası, onun kokusu bile yetiyor bazen.
Evet; Azamet Celal demek, Celal Azamet bunlar aynı kavramlar. Allah’ın Azametine ve Celaline karşı bir insan günde beş vakit her namazda en az beş kere, on kere, yirmi kere Sübhanallah diyor. O’nun sonsuz nimetlerine karşı, O’nun sonsuz Cemaline karşı, güzelliğine karşı hamd ediyor. Allah’tan memnun olduğunu anlatıyor. O’nu sevdiğini anlatıyor ve bu ikisinin toplamından Kibriya çıkıyor. Allah; biz O’nu ne kadar çok anlamaya çalışırsak çalışalım O sonsuzdur, beynimiz sonsuzu idrak etmez. Ancak kabul eder, kuşatamaz. Çünkü beyin sınırlıdır. Fakat kalp, bilinç dışı. Kalp şudur; bu göğsümüzdeki kalp değil, içimizde bir bilinç var beynimizin üst kademelerinde küçük bir yer işgal ediyor. O işin farkına vardığımız zaman işte sonsuzluk kavramı var ama sonsuzluğu hissetmiyor beyin sen kalbinle sonsuzluğu hissedersin tadarsın nasıl? Senin o bilinç dışı dediğimiz varlığınla kainattaki sonsuz bilinçle entegre olursan ancak Allah’ın sonsuzluğunu Kibriyasını anlarsın. O zaman zaten gerçek varlığa dönüşüyor. Şöyle üç kuruşa bir namaz kılmış gibi olmuyorsun. K.Aktaş: Biraz anahtarla oda ilişkisi gibi dimi? Beyin, bilinç anahtardır. Kalbe o sonsuz aleme açılmasını sağlar. İkna eder ona orayı açtırır o zaman işte namaz gerçek varlık olur gerçek mal olur gerçek zahire olur gerçek bilet olur seni ebedi yaşattırır.
9.Söz’de zaman ve namaz ilişkileri; yani biz böyle Allah’ı milyar kilometre ötede bir yaratık gibi, haşa bir mahluk gibi yada Halık olarakta diyelim. Öyle uzaklarda değil, Allah sonsuz olduğu için her yerde hazır ve nazırdır. Yayın her yerde var ama sen algılamıyorsan o ayrı mesele, algılarsan her yerde bulursun yayın umumidir. Ve bu yayının ekranı da en çok zamandır. Geçmiş ve gelecek zamandan tut sabah fecr vaktinde uyanışımız, yeni bir alemle doğuşumuz, o namaza başlamakla o yeni bir alemin yeniliğini, güzelliğini tadını almamız onun bilincine varmamız, doğuşumuzu hatırlamamız, kainatın doğuşunu hatırlamak, günün doğuşunu hatırlamak, asrın doğuşunu hatırlamak, binlerce doğuşları fecr vaktinde idrak etmektir. Bak; zamanla ne kadar ilgili.. Sonra öğlen vakti insan gençliğini hatırlıyor, yazı hatırlıyor, yazın içindeki olgunlaşmış pişmiş nimetleri hatırlıyor, Asrı Saadeti hatırlıyor olgunlaşma dönemi ve buna benzer kainatın göbeğini, cennetin o bol nimetlerle hazırlanışını hatırlıyor. İkindi vaktinde; Ahir zamanı, ihtiyarlığı, ölüme yaklaşmayı, günün sonunu, günlük işlerin derlenip toplanışını, fani olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Bu nüktelerin izahını asılında Risaleye bırakmak lazım, bizzat 9.Söz’ü okumak lazım. Akşam vakti; ölümü, kıyameti, bu mevcut dünyanın yıkılışını, karanlığın bastığını. Yatsı vakti; kabirdeki vaktimizi, karanlığı ve yatsı vaktindeki teheccüd de; o kabirdeki nur. Gerçekten bir müddet hepimiz kabirde bekliyoruz, çekirdeğin toprak altında bekleyip sonra ağaç olması gibi bizde ebedi bir hayatta dirilmek üzere kabir hayatında bir müddet o karanlıkta bekletiliyoruz. Fakat o kabir hayatını aydınlatan yine namazdır. Özellikle teheccüd namazı, aslında beş vakit namaz diyoruz. Hz. İbrahim zamanında yedi vakitmiş. Sonra seferde üçe indiriliyor.Yani; iki namaz birleştiriyor ya, hacc da ve sefer de. Bazıları diyor namazlar üç vakittir; o da doğru seferde, hasta iken, ameliyatta üç vakit. Yani iki namazı beraber kılmak şartı ile beş vakit, ümmetin 1400 senedir kıldığı sünnet üzere beş vakit. Yedi vakit; biri teheccüd ilave ediyorlar. Mesela Üstad Bediüzzan hep teheccüd kılarmış, Hz. Peygamber (s.a.v.) O’na farzmış zaten hiç bırakmamış. Birde kuşluk vakti. Yani; kuşluk ve teheccüdü kılarsan namazsız hiçbir vakit kalmamış olur. Espirisini anlatabildimmi.. Güneş, fecr doğdu; sabah namazını kıldın. O alemi aydınlattın, o dünya aydınlandı, güneş doğdu. Öğlene kadar kuşluk vakti, iki rekat fazla değil. Öğlen güneş meyl edince öğleni kılıyorsun, güneş batmaya doğru gidince ikindiyi kılıyorsun, o alemlerde nurlanıyor, o nimetlere karşı şükür yapılmış oluyor, günlük stresini atmış oluyorsun. Sıkıntılarını bölüyorsun, bir terapi yapıyorsun nasıl maçta; arada on dakika mühlet tanıdıkları gibi. Akşam namazı; karanlık tam oturmamış. Karanlık oturduktan sonra 12 ye kadar yatsı namazı, 12 den sonra, yani gece yarısından sonra teheccüd namazı. Bu Asrı saadette böyle imiş. Sonra teheccüd namazı farz değildir diye ümmete sabah namazının vaktine kadar yatsı namazının vakti tanınmış. Aslında bazı mezheblere göre gece yarısından sonra yatsı vakti bitiyor. Orada teheccüd vakti başlıyor. Ve bu vakitler çok önemli noktalar, çok büyük alemler. Yani vakit deyipte geçmemek lazım. Bu kainattaki değişim, dönüşüm, varoluş boşuna değildir. Hep bu bize; varlık kazandırmak, bizi yetiştirmek, bizi ebedi aleme hazırlamak içindir. Bu planlar programlar; mesela ben şahsen hasta bir insanım, ilaç alıyorum. Dolayısıyla sabah namazlarımı çoğu zaman kaçırıyorum, kalkınca kılıyorum.Fakat binlerce kere denemişim sabah namazına uyandığım gün benim huzurum daha iyi, işlerim daha bereketli gidiyor. Bu alem adeta canlanıyor, bereketleniyor, nurlanıyor. Kaçırdığım gün biraz sıkıntı var, bereketsizlik var ki; ben mazur sayılırım o ilaçtan dolayı.
Birde 9.Söz’de Namaz ve bu vakitlerdeki tecelliyatı İlahiyeyi anmak. Yani biz Allah’a karanlıkta da Sübhan diyeceğiz, aydınlıkta da Sübhan diyeceğiz, sabah güneş doğarken de onu Sübhan bileceğiz, batarken de Sübhan bilecegiz. Doğarken gençken de onu Sübhan bileceğiz, ihtiyarken ölürken de onu Sübhan bileceğiz. O sonsuzdur O’nun sıfatları değişmez. O bütün alemlerde böyle güzel bir tecelli ile yansıdığı için; alem ne kadar değişirse değişsin O’nun varlığı, O’nun sıfat ve Esma sı değişmez. Hep sabit mükemmeliklerdir. Namaz da biraz da bu Kemalat ı idraktir. Bu mükemmelikleri yaşamaktır, idraktir farkına varmaktır.
Daha doğrusu detaylı bir şekilde mesela biz sabah namazını kılsak öğlen namazını kılmasak; sabah vaktindeki varlıkların bilincine vardın, o vaktin bereketinin bilincine vardın, onun huzurunu yaşadın, öğlen vaktindeki varlıkların bilincine varamadın, es geçtin, karanlık kaldı o kesit. Bu şeye benziyor; yani bir film seyrediyorsun filmin arada 5-10 yerinde kopukluk var veya bazı kareler kesilmiş, o zaman işte film de mana ne oluyor? Kayboluyor..
16. Söz’de namaz, özellikle cemaatle kılınan namaz; bir umumi bilinç, hani bilinç dışı dedik ya o bilinç dışı seni bütün Müslümanlarla entegre ediyor, hatta Hacc’taki bütün Müslümanlara entegre ediyor. Ne kadar varlığın büyüyor, hepsinden sevap alıyorsun, hepsine sevap veriyorsun, yeni bir İslam aleminin yeni bir varlığın tadına varıyorsun, onları hissediyorsun. Özellikle bayram namazları sünnet olmasına rağmen (vacip der Hanefi fakat diğer mezhepler Sünnet-i Müekkede diyor) o namazlar bazen bizim farzlardan daha önemli olur. Onun için bazıları kınıyor; işte millet bayramdan bayrama namaz kılıyor. Varsın kılsın çünkü; bayram namazı Cuma namazı çok önemlidir. Umumi bilinç var orada, bütün memleket çapında bilinçleniyorsun, bütün İslam alemi, bütün dünya çapında bilinçlenme oluyor. Hepsiyle alışveriş yapıyorsun. Hatta Üstad bir ara niye illa nağbüdü diyoruz, beraber namaz kılıyoruz diye, ya Rabbi yalnız sana kulluk ediyoruz yalnız senden yardım diliyoruz. Niye biz ediyoruz, niye ben ediyorum demiyorum diye; ona bir keşf açılıyor bakıyor ki kabedeki Müslümanlar bütün dünyadaki Müslümanlar bütün alem-i İslam’daki Müslümanlar hep beraber hatta bütün varlık, bütün atomlar, bütün gezegenler, bütün galaksiler hep beraber biz yalnız Sana ibadet ediyoruz, yalnız Sen’den yardım diliyoruz diye inkişaf etmiş. Keşfen görmüş o zaman anladım ki Kur-an’ın bir harfi dahi mucizedir diyor. Üstad. Niye ben ediyorum dememişizde, biz ediyoruz dediği için bir harf bile ki; Arapça da bu bir kelimeyle değilde, bir harfle ifade edilir. Ağbudu nağbudu agbudu ben ibadet ederim nağbudu biz ibadet ederiz. Bu farktan dolayı bile böyle büyük bir mucize açılmış.
Hacc dahi bir namazdır. Yani bazıları soruyorlar; işte biz bu kadar para veriyoruz boşuna paramız gidiyor, vaktimiz gidiyor. Yok işte; senin ömründe eksik bıraktığın namazların aslında orada hızlandırılmış geniş bilinç içinde, o kutsal mekanların bereketi ile yoğunlaştırılmış bir namazdır hacc ta zaten. Kur-an’da menasik diyor. Haccın ismi menasik hem namazı içeriyor hem namazı içeriyor.
Şimdi sıra ile giderken 21. Söz’e geliyoruz. 21. Söz iki makamdır. Birinci makamı vesvese ile ilgilidir, ikinci makamı namazı kılmakla ilgili uyarılar içerir. Bu vesvese ile ilgili olanı da aslında namazla ilgilidir. Çünkü insan kutsal değerlere yöneldiği zaman; eğer kalbini tam kuvvetlendirmemişse, pekiştirmemişse otomatikman vesveseler doğar. Çağrışım sistemi doğal bir sistemdir. Üstad izah ediyor burada, yani ak deyince kara hatıra geldiği gibi sen namaza katlığın zaman otomatikman bir sürü vesvese Allah hakkında, namaz hakkında, temizlik hakkında binlerce vesvese senin kalbine hücüm eder. Hatta bazıları bu vesveseleri def edemedikleri için namazı bırakır veya Allah’a inanmayı bırakır. Heleki; o bir geçiş sürecidir, o ilkokul talebesidir orada. İşte A,B,C öğreniyor. Eğer bu konuda kalbi direnebilirse bir müddet sonra; o çağrışım sistemi artık onu yormaz halde, artık ak derken haa kainatın yüzde 99 u aktır, kara azdır, o da semboliktir der. Kara akı bilmek içindir. İmanın sonsuzluğunu anlar, küfrün küçük bir yer işgal ettiğin anlar. O da imanın tadına varmak içindir. Vesveselerden kurtulur. Yok; bu kadar oldu olmadı sıkıntısını yaşamaz. Ve o vesvese bahsi aslında ibadet bahsidir, namazla ilgilidir.Ve Risale-i Nur’daki bölümler böyle bahisler hep irtibatlıdır. Yani; Vesvese risalesi ayrı, namaz risalesi ayrı değil, iç içedir. Ve zaten o insanlar ilk sefer namaza başladığında vesveseye girmezlerse namazları demek ki gerçek değil. Gerçekten kutsal bir değere yöneliyorlar ki; vesvese geliyor. O da bir imtihandır, namaz bir imtihandır ayını zamanda ve Kur-an’da şöle tarif edilir. Ancak Allah’la huzur duyan insanlar ona dayanır, yoksa ağır gelir. Sen ne yapıyorsun; bütün dünyanı, o daracık dünyanı yıkıyorsun, Allah’ın sonsuz huzurunda duruyorsun. O’nun varlığını sindirmek kolay değil ağır bir yüktür. Secdeye gidiyorsun nefsini ezdiriyorsun, rüku’ya gidiyorsun kibrini ezdiriyorsun. Allah’ın karşısında bir görev bekliyorsun. Sen ne görev verirsen ben yaparım diyorsun. Ancak Allah’ın huzurunda olanlar diyor bunu taşıyabilir. Ve eğer insan bir namaz kılabiliyorsa gerçekten büyük işler de becerir. Ama bunu şekle indirmişse, gelenek ve görenek haline getirmişse, sırf hacı namaz kılıyor diye namaz kılıyorsa o bizim bahsimizin dışında. O namaz değil zaten riyakarlıktır, riyakarlık şirktir. Şirk başlı başına bir küfürdür, namaz sayılmaz. Maalesef ben çok görüyorum; bazı insanların itibari vardır, profesördür, hacıdır, hocadır namazı bırakmak istiyor. Bıraksa diyecekler filankes namaz kılmıyor, sırf desinler diye namaz kılıyorlar. Allah korusun. Bu ancak; nefsinin bilincine varmamış o kişi, kendi nefsinden başka bir şey tanımıyor, sırf nefsini temize çıkarmak için namaz kılıyor. Allah korusun böyle namazlardan. Onun için çok hadislerde namaz yüzüne çarpılır diyor, reddedilir diyor, kabul edilmez diyor. İşte böylelerin namazıdır. Şimdi gariban bir sofi; ya benim namazım acaba yüzüme çarpıldı mı diye vesveseye girmesin diyor Üstad. Vesveseden eğer kalbin muzdaripse bil ki; o senden değil şeytandandır. Allah seni yükseltmek için onu sana musallat ediyor. Eğer kalbin muzdarip değilse; sen nefsin için namaz kılıyorsun demek, onun bir kıymeti yoktur. Kalp orada ölçüdür. Kalbin muzdaripse bil ki; sen Allah’a ibadet ediyorsun nefsin için değil. Değilse,vesveseden muzdarip değilse bil ki; senin orada bir yanlışın var.
Ve bu 21. Söz’de ki; tevhidin bir sembolüdür. İki kainatın dualitesini sembolize ediyor. Birde tevhidi. Namaz hani dedik ya; dünya ile ahireti birleştirmek, ruh ile bedeni birleştirmek, geçmiş ve geleceği birleştirmek, madde ile manayı, söz ile manayı birleştirmektir. Zaten Kur-an’da şöyle bir ayet te var. Sen diyor namazlara dikkat et özellikle orta namaza ! Şimdi bu orta namaz nedir diye müfessirler ciltlerce araştırma yapmışlar. Kimisi sabah namazıdır, kimi öğlen namazıdır kimi ikindi namazıdır, kimi Cuma namazıdır, kimi akşam her kez bir görüş söylemiş. Fakat Kurtibi hz.leri ki; ben de aynı kanaateyim. Orta namaz bizim bildiğimiz beş vakit namazdır. Diğer namazlar ise günlük işlerimizdir. Yani senin yemen, içmen, uyuman, çalışman, yevmiyen onlar senin umumi namazlarındır. Orta namaz ki; orta namaz bunu dengeliyor. Dedik ya bel kemiği ortayı tutuyor. Mesela Üstad orada; fıtratın bir vazifesidir seni dengeler diyor, senin hormonlarını çalıştırır diyor, kalbini nurlandırır diyor, kalbin gıdasıdır, kalbin ruhun nefesidir diyor 21. Söz de.
İşte bu dengelemek. Nasıl dengeler? Kıyam maddi oluşumları maddi hizmetleri sembolize eder, rüku orta yolu; ne tam yere kapanmışsın ne tam diksin, secde tam maneviyata kapanma. Demek ki; insan için hem maddi işler yapma görevi var hem manevi işler görevi var ki; secdedir. Birde ikisinin ortasını tutturacak ki; o rüku dür. Rüku’ ikisinin ortası. Onun için Kur-an’da secde edenlerle beraber secde edin demiyor, rüku edenlerle beraber rüku edin. Yani namazı dengeli kılın ve namazınız sizin diğer işlerinizin dengesi olsun. İnsan dengeden ibaret ya varlığı dengeden ibaret ya dengeyi size sağlasın, namazın size yaradılış borcunuz olduğu anlaşılsın. Ve mesela kalp ruh; mesela adam gidiyor bir tirilyon, beş tirilyon veriyor bir tablo alıyor. Niye alıyor biliyormusun? Öyle para kazanmak çok kolay değil, onun da acısı var. Çünkü ruhu nefes almıyor. Adam böyle o tabloda minnacık bir yerde sonsusluğu yakalamak için o beş tirilyonu veriyor. Gerçekten ihtiyaçtır sonsuzluğa açılmak. 21. Sözün ikinci makamında ruhun bir penceresidir, kalbin bir penceresidir namaz. Seni sonsuzluğa açar, sana nefes aldırır, ruhuna kalbine nefes aldırır. Adam ruhuna kalbine minnacık bir ışığı göstermek için beş tirilyon para verir bir tablo alır. Ama Kur-an’ı kerim, İslam dini bunu her gün bize beş vakit yaşattırıyor zaten.
Diyorlar ki; Müslümanlar sanata ehemmiyet vermiyor. Veriyorlar; işte Endülüs ortada. Endülüs teki sanatlar halen taklid edilmiş değil. Ne Avrupa tarafından, ne Asya tarafından. İşte Abbasi medeniyeti ortada, Osmanlı mimarisi ortada. Veriyorlar vermiyorlar değil de; şimdiki Müslümanlar dengeyi muhafaza edemedikleri için; asır onlara çok ağır bir darbe vurdu, materyalizm onlara çok ağır bir darbe vurdu. Bu modern hayat İslam’a, namaza yer vermiyor. Çok ağır bir darbe vurdu. Biz dengesizliğimizden o sanatın sonsuzluğun kaybetmişiz. Yoksa İslam da sanat bütün güzellikleri ile müstahsendir. Ve Allah’ın mesela hem Tevratta hem Kur-an’da hz. Süleyman’ın yaptığı bütün o haşmetli şeyler övülür. Saraylar, heykeller, çanaklar, çömlekler, merdivenler işte mumdanlıklar, buhurdanlıklar ve benzeri binelerce sanat övülür. Onun için bu 21. Söz’ün ikinci makamı ikaz diyor. Beş uyarıdır diyor. İkaz ne demek? Uyandırıyor bizi. Çünkü bu asırdaki insanlar öyle bir uykuya dalmışlar ki; namazın kıymetini anlayacak kadar da uyanık değiller. Onun için Üstad önce uyarıyor. Bak diyor; bu budur, bu budur, bu budur.. Yaşlı olsan, genç olsan, küçük olsan, büyük olsan mutlaka diyor; senin bu manevi gıdaya,manevi nefese, manevi nura ihtiyacın var diyor Üstad orada. Mutlaka ihtiyaç vardır diyor. Uyarıyor orada beş ikaz la uyarıyor. Keşke yanımız da bir sözler olsaydı biraz okusaydık ama neyse millet artık bizi değilde Risale-i Nur’u direkt okusun. Asıl izahlar orada, asıl feyzler orada ben korkuyorum acaba fazla yanlış bir şey anlatırmıyım diye Cenab-ı Hak bizi afetisin. Ama İnşallah Risale-i Nur’dan dersimizi anlamaya çalışıyoruz.
Şimdi bu bilnç bahsi biraz kapalı kaldı. Yukarıda dedik ya namaz bir bilinçlenmedir. Bak mesela diyelim ki Amerika’dan da daha güçlü bir devletin var. Bu devletin sana hiçbir fayda ve katkısı da yok. Ama seni besliyor, seni koruyor, senin maaşını veriyor. Şimdi bu devletin farkına varmak o devlet kadar senin bir şey kazanman demektir. Bak; sen bir devlet oluyorsun. İşte farkına varmak. Onun için Üstad uyarıdır diyor, beş uyarıdır diyor. Yani Üstad bizim önümüzde sonsuz bir varlığı gösteriyor. Hem de kalp penceresinden, ruh penceresinden birde göz penceresinden de onu sana söyleyeyim. Namaz da gözü kapamak mekruhtur. Göz kapalı namaz kılınmaz, karanlıkta namaz kılınmaz, gürültülü yerde namaz kılınmaz. Çünkü gözün görecek secde yerini. Ufka da bakabilirsin secde yerine de bakabilirsin. O gözünün de namazı olacak. Kulağın senin sesini duyacak; o kulak penceresinden sen yine sonsuz bir bilince varacaksın. Göz penceresinden yine sonsuz bir bilince varacaksın. Tefekkür penceresinden sonsuz bir bilince bir varlığa varacaksın. Kalp penceresinden öyle, ruh penceresinden öyle.
Yetmedi birde bedenin de; beden de bir yaratıktır o da boşuna yaratılmış değil. Eğiyorsun, kaldırıyorsun, dikiliyorsun. Onun da gıdası var, hormonların ifrazatı lazım. Ve adam diyor ki; ben Müslümanların niye strese girdiğin anlamıyorum? Niye giriyor? Bu namaz yüzde yüz stresi önleyen bir mekanizmadır. Bedene de hitap ediyor, bedenin de sonsuzluğa açılması var. Çünkü hormonlar çalıştığı zaman beyinde ki o ifrazatlar, guddeler çalıştığı zaman insan ömrü uzuyor. Mesala bir Hadis-i Şerif var. Ana babana bak ömrün uzar. Çünkü anasına babasına bakan insan rahatlar, fıtrat borcunu, yaradılış borcunu yerine getirmiş olur. O beyninde bazı salgılar sağlar ömrü uzar. Onun izahı budur. Kainatta ki bilişim etkileşimi nurlandırır. Görevini onlara karşı ifa eder, ömrü uzar.
Namaz da böyledir seni sonsuz bir bilince entegre ediyor ömrün uzar. Ve bazen öyle bir entegrasyon sağlanıyor ki; işte Hz. Peygamber (S.A.V) her namaz için demiyor bunu namazlar için de öyle bir namaz var ki diyor; filan zamanda filan yerde kim tuturursa yalnız o şartlı iki rekat namaz kılan işte on tane hacc sevabı kazanır. Doğduğundan vefatına kadar namaz kılmış kadar sevap kazanır ama o entegrasyonu tutturmak. İşte Üstad bir kere diyor 27, Söz de; bir kere sahabenin hayaliyle, gözüyle, kalbiyle Subhane Rabbiyel Ala dedim bütün kainat benim oldu sandım. O zaman anladım ki; sahabe niye bu kadar büyüktür. Bir kere muvaffak oldum diyor. O zaman anladım ki sahabenin bir namazı bizim ömrümüz boyunca kıldığımız namazlardan daha çok faydalı ve bereketlidir.
Evet hacc bir namazdır, Cuma bir namazdır, bayram bir namazdır, günlük işler bir namazdır. Ama hepsinin ortası orta namazdır. Günlük beş vakit namaz. Bu beş vakte dikkat etmediğimiz zaman diğerlerini de kaçırırız. Yani senin belinin kemiği kırılmış olur. Senin kolunda olsa hareket etmez, bacağında olsa hareket etmez, kafan da olsa hareket etmez. O vücudumuzun ortasını teşkil eden sıratı müstakimi bize yaşattıran namaz (biraz sonra bazı detaylara gireceğiz İnşallah) o namazı her halükar da bazen şeklen daha olsa alışkanlık için kılacaksın. Diyelim ki sen; bu tefekküre muvaffak olamadın, bu tefekkür tarzında kılacak bir pozisyon bulamadın o günde şeklen dahi olsa kılacaksın. Yok işte ben tutturamadım kılmayım demiyeceksin. Ama çok sıkışırsanız İslam mezheplerinin dokuzunda böyle bir fetfa var ki; ikindi ve öğlen, akşam ve yatsı birleştirilebilir. Bu namazı terk etmek değil sadece birleştiriyorsun. Hanefi mezhebinde de orta vakte getirebilirsin vatin uçlarına değilde orta vakte getirebilirsin. Zaten hacc ta herkes yapıyor Mina da, Müzdelife de orada herkes akşam ile yatsıyı mecburen birleştiriyor. Orada Hz. Peygamber(S.A.V) efendimiz yaptığı açıktır yani.
Şimdi namazın aktif şekilleri var, birde pasif şekli var. Aktif şekli kıyamdır, dikilmedir, rüku’dur, secdedir. Birde teşehhüd var ki; o oturum halinde sen yok olmuşsun. Oturma hali yokluğu temsil eder. Aslında sen yok olmuşsun. Hz. Peygamberin (S.A.V) büyük bir namazı olan miraçtaki manevrayı sen orada bir daha yaşıyorsun. Mesela 6. Şua bunu izah ediyor. İşte sıra ile gidiyoruz ya 6. Şua özetle iki şey sorunun cevabıdır. İkisinde teşehhüd ile ilğilidir. Niye miraçta olan sözler namazda okunuyor? Muhammed Hamidullah bu hadisin kaynayğını veriyor. Ben ezberim de yok. Yani bu teşehhüd de Ettehiyat ta okunan dua Hz. Peygamber (S.A.V) ile Allah arasında miraçta geçen bir sözdür. O şu ki; sen bütün görevlerini bitirdin, maddi işlerinini yaptın kıyam, manevi işlerini yaptın secde, orta yolu tuturdun sıratı müstakim rüku, tesbihini yaptın, hamdını yaptın, tekbirini yaptın. Allah’ın Celalini, Cemalini sonsuzluğunu, Kibriyasını bildin hayır daha iş var. Sonunda sonsuz varlığa karşı yokluğunu hissedeceksin ve bu varlıkların ne işe yaradığının farkına varıp Allah’a taktim edeceksin.Ettehiyyatü diyorsun bütün canlılar ve bütün canlıların kaynağı olan toprak, es-salevatü bütün hava küresi ve bütün ibadetler, özellikle hava küresi ve bütün ibadetler, et-tayyibatü bütün melekler ve cinlerin duaları el mübarekatü..... atladık baştan alalım.
Dört kelime var dördü şu; dört element var toprak, hava, su, nur (ateş diyorlar da; aslında o nurdur.) Ettehiyatü toprağa bakar, el mübarekatü suya bakar, es-salevatü havaya bakar, et-tayyibatü nura bakar. Yani sen bu dört kelimenin bu dört unsurun bütün içerikleri ile ibadetleri ile Allah’a taktim ediyorsun. Üstad bir kere bunu yaşamış anlatmış. 6. Şua’da..
Bir tane daha var. Nur aleminin bir anahtarında bunu anlatmış. Birde 6. Şua’da toprak ve bütün ettehiyyat yani canlılar, mubarekat suda yaratılmış güzel bereketli canlılar, salavat havada yaratılmış güzel bereketli canlılar ve melekler insanlar ve bunların ibadetleri et-tayyibat ta nurdan yaratılmış melekler, ruhaniler, cinler bütün bunlar ve bütün bunların ibadetlerini üstad hem 6. Şua’da, hem nur aleminin bir anahtarında iki kere tefsir ederek Hz. Peygamber (S.A.V) nasıl bütün kainatı böyle Allah’a taktim ediyor. Hep seninidir, hep sen yarattın, seni anıyorlar, hep seni tesbih, ediyorlar hepsi senin methini yad ediyorlar. O’nun miracta dediği gibi; seninde küçük bir miracın olan namaz da bunları ifa ediyorsun. Geniş izah için nur aleminin bir anahtarı ki; Emindağ iki de de geçiyor. Veya 6. Şua’yı tavsiye edebiliriz.
Ondan sonra Allah Peygamber (S.A.V) ile konuşuyor. Peygamber (S.A.V) bu dört kelimedeki, bu dört unsurdaki, dört mahlukattaki bütün ibadetleri Allah’a taktim ederken Allah’ta diyor ya Peygamber (S.A.V) selam sana. Selam nedir ? Selam barışmak demektir. Sen öyle bir başarılı ol ki diyor; dünya ile ahireti, madde ile manayı, kadınla erkeği, işçi ile patronu, geçmiş ve geleceği ve bütün zıtları, ak ile karayı beraber barıştıracak bir rahmet Peygamberi olasın. Bir başarı Peygamberi olasın. Ondan sonra Peygamber (S.A.V) efendimiz bencillik yapmıyor. Bana ve bütün Salih kullara, peygamberleri de katıyor içine, bütün evliyayı da katıyor, bütün namaz kılanları da katıyor. İşte namaz kılarsak ve ala ibadillahis-salihiyn’in içine gireriz.
Sonra orada üçünçü bir sahıs var Cebrail. Bu iki alemi seyrettikten sonra, peygamberin bu küllü miracını ibadetini seyrettikten sonra, Allah’ın da Selamını gördükten sonra ben şahadet ederim ki; Allah’tan başka ilah yoktur. Ki namazın özüdür bu, tevhiddir ve Muhammed Allah’ın elçisidir. Muhammed’i(S.A.V) bazıları namaza koyamayalım diyor, şirk olur. Ya! namaz bir nurdur, bir rahmettir, bir duadır. Biz Hz. Muhammed (S.A.V) sayesinde biz bunları elde ettik, onun önderliğinde elde ettik. Sen niye namazdan çıkartacaksın! Bu benim keyfime göre bir namaz değil ki; Allah’ın emrettiği yasalaştırdığı hakikattir ve Kur-an’da sabittir. Hani böyle bazıları diyor ki; namaz Kur’an da yok. Namaz Hacc suresi 78. ayet te Hz. İbrahim’e diyor. Namaz’ın nasıl kılınacağını O surede başka bir ayette, 36. ayette namazın nasıl kılınacağını, orucun tutulacağını, zekatın verileceğini, haccı O’na bildirdik. İbrahim’den Ümmetine sen şahit ol diyor. O nasıl kıldığını sen bilirsin diyor. Sen sahabelere şahit ol, sahabeler de Ümmetine, İbarahim’den sahabelere Hz.Peygamber (S.A.V) şahittir. Hz.Peygamber(S.A.V) den ümmetine de Peygamber, sahabeler şahittir. Dolayısı ile icma’ vardır namazın nasıl kılındığına dair. Biz keyfimize göre şunu çıkartalım, bunu koyalım öyle bir şey yok. Ancak mezheb farklılıkları vardır, o da hikmete binaendir.
Peygamber(S.A.V) efendimiz değişik şekillerde kılmış. Mesela Şafiiler zamlı sure okumasa da namazı geçerlidir. Çünkü Şafiiler sosyal konulara pek adapte değiller. Zamlı surelerde de sosyal konular Kur-an’dan okunur. Dolayısı ile atlasa da bir eksiği olmaz. Tevhidini, maneviyatını yaşamış olur ama Hanefiler de zamlı sure lazım. Hanefiler sosyal bir kitledirler.
Bir iki örnek vereceğiz sonra yine bu mezhep farkı ile ilğili. Asıl olarak her şeyin bir kaymağının kaymağı olur da; bu anlattığımızın kaymağının kaymağı ve Risale-i Nur’daki namaz ile ilgili bahislerin kaymağı 15. Şua’da. Üstad bir daha yaşamış hemde nerede -30 derecede Afyon hapis te sobasız bir namaz kılıyor ve orada 15. Şua’yı yazıyor. Ve orada işte Fatiha’nın ne demek olduğunu, kıyamın ne demek olduğunu, tekbirin ne demek olduğunu, salevatın ne demek olduğunu teşehhüd ve tehiyyatın ne demek olduğunu uzun bir tefekkürle, hem de ispat eder. Bak; Risale-i Nur’un bir kerameti budur. Hem anlatır hem de ispat eder. İşi boşa bırakmaz. Bu yaklaşık 200 sayfadır, bunu özetlemek bizi aşar. Kısaca ben ona değinmeye çalışacağım.
İnsan günlük işlerde biraz strese girer. Stres nedir biliyormusun? Aşırı gerilim, elektiriklenme, fazla kendimizi sıkıyoruz gerilim oluyor, elektirikleniliyor. Bunun en iyi çaresi; mesela kızma anında da insan elektirileniyor, kızan kişi kalkıp abdest alsın. Bak; namazın birinci şartı da abdesttir. Ya! ben abdest siz kılacağım, işte Allah’ın huzuruna gidiyorum olmuyor. Anahtarsız oda açılmaz. Abdest şart, o elektiriği alacak. Sen sonra günlük işlerin daraltmasından kendini koparabiliyorsun. Koparabilirsen tabii.. Bu günkü sistemde insanın kendini koparması gerçekten çok zorlaşmış.
Allahü Ekber ile başlıyorsun. Şok tedavi. Allah’ın sonsuzluğuna direkt açılıyorsun. İşte tekbir o dur.Allahü Ekber. Bazılarına göre Fatiha’dan önce bir dua var. Şafiiler veccehtü vechiye okuyor, Hanefiler Sübhaneke okuyor. Hanifilerin duası sosyaldir, içtimaidir. Hani dedik ya; Hanifiler soysaldir onun için zamlı sure okurlar. Şafiilerin ki; bireysel bir duadır. Hz. İbarahim’in bize duasıdır, Kur’an’da geçer. Hz. Peygaberin(S.A.V) ikisini de okuduğu muhtemeldir. Çünkü bazen ferdi olarak namaz kılmış; Şafiilerin duasını okumuş, bazen toplumsal olarak namaz kılmış Hanefilerin Sübhaneke duasını okumuş. Bundan sonra Fatiha gelir. Hanifilere göre Besmele okunmaz direkt Elhamdülillahtan başlamak lazım. Şafilere göre Besmele okumazsan namazın olmaz. Bak; çok ince detaylar müthiş mucizelikler. İki mezhep te mucize. Çünkü Besmele ile başlarsan; Şafii tip köylü tip ya böyle bir anahtarla bir kapı bir menfez açmaya çalışıyor. Onun dünyası dardır zaten garibanın bir Besmele anahtarı ile ona bir dünya açılıyor. Hanefiler hayır diyor. Biz zaten farkındayız, bilincindeyiz direkt Elhamdülillah ile başlamamız lazım. Neden ? Çünkü kainat her tarafı Kemalat kokuyor her tarafı Kemalat kaynıyor. Dolayısı ile bu Kemalatı hemen başta idrak, Allahu Ekber ile başladık ya; sonsuzluğun şoku geldi sana zaten, bilincini uyardı, seni adapte etti. Direkt o sonsuzluğun içinde Kemalat’ı İlahiye yi bilmek için Besmeleyi orada devre dışı bırakıyor, hemen Elhamdülilah ile başlıyor. Hamd; Allah’ın Kemalatını nimetlerini idrak etmektir. Bak; Elhamdülillahtan sonrada Errahmanirrahim gelmiş. Besmeleden sonrada Errahmanirrahim gelmiş ve Şafiiler ikisini aynen okuyor. Çünkü kainatın menfezini açmak için de rahmet şarttır, Kemalatı İlahiyeyi görmeninde şartı yine rahmettir. Dolayısı ile bak; iki kere tekrar ediliyor. Yani o da güzel, o da güzel. İki güzelden birini seçiyorsun. Dolayısı ile biri yanlış biri doğru değil ki; biz mezhepleri çöpe atalım kovalım. Bazı vehhabilerin yaptığı gibi…
Rahmet nedir biliyormusun? Baştan beri konuştuğumuz; işte rahmet budur. Allah’ın tecelliye geçmesi, varlığa varlık katması, sistemi çalıştırması, bizim ile ilgilenmesi. Allah’ın bizimle ilgilenmesine ihtiyacı yok ama rahmetinden ilgileniyor. İşte bu; namaz, ibadet, yaratılma, kabir, cennet, cehennem, dünya, rızık, açlık, şükür hepsi nedir? İşte rahmettir. Zaten lügate baktığın zaman es Salat; Salat namaz demek. Türkçe de es Salat yani er rahme ilk lügatler de bugün ki Arapça lügatler de bunu verir. Etimolojisi şuymuş, belkemiğiymiş, araştırmazlar. Salat eşittir rahmet. Rahmet işte, su rahmet yağıyor işte, bereket feyz varlık yağıyor, nur yağıyor, bilinç yağıyor, rızık yağıyor, hepsi o yağıyor. Rahmet aslında yağmurun da bir ismi biliyorsunuz yumuşaklık demek. Demek ki; namaz kılanlar yumuşaktır, terörist olmamalı. Eğer bir insan terörizmi kullanıyorsa namazı da kılamıyor. Öyle bir hınçla namazın rahmeti bağdaşmaz.
Şimdi gittik Errahmanirrahim”e. O; Rahman ve Rahim’dir ama ne bu insanlar ölüyor, açlık var, kanser var, sefalet var. Allah bir kelimeyle cevap veriyor. O kıyametin sahibidir, diriliş gününün sahibidir. Onlar orada ücretini fazlası ile alacaktır. Rahmetten kopmadıkları anlaşılacaktır diyor.
Peki bu sisteme entegre olmanın yolu nedir? Tevhid. Yani ahireti kazanmak, Allah’ı kazanmak, rahmeti kazanmak. Nedir Tevhid ? Yani biz diyeceğiz; ya rabbi sana kulluk ediyoruz. Tevhid budur. Eğer sen başka bir şeye kulluk ediyorsan işte o namaz değildir, namaz kılmıyorsun demektir. Namaz eşittir Tevhid, yalnız sana ibadet ediyoruz. Sıkışırsan ne olacak? Hani birisi sana bıçağı dayadı, sıkıştın; ya Rabbi yalnız senden yardım isteriz yine. Sıkışsan dahi fire vermeyeceksin. Peki hani dengemizi kaybetsek, bir şirke girsek çıksak, bir yalpalansak? Hayır; ya Rabbi sen bize dosdoğru yolu nasip et, Sıratal-müstakıym, İhdinessıratal-müstakıym bütün espiri burada. Yani namazı kazanmanın, bilincine varmanın, tevhidi yaşamanın, ahireti haketmenin yolu. Sıratal-müstakıym böyle E-5 yolu gibi dümdüz yol değil dengeli yol. Üstad bunu işaretül icaz’ın başında izah ediyor. Benim fikrim değil; hem rumuzati semaniyede hemde 15. Şua’da uzun uzadıya bu ayetlerin tefsiri var.
Sıratı müstakimi açmak gerekiyor. Nasıldır? Yani dümdüz E-5 gibi bir yomludur? Hayır. İki ucu var diyor. Biri mağdup; maddeci esvapperest örneginde bazı Yahudilerde olduğu gibi tefsirler öyle söyler. Birisi dalliyn; aşırı ruhçu, sapık, yanlış fikirleri olan. Maneviyatçı ama yanlış fikir. Yani sen sofi de olsan, mağaraya da kapansan namazı kılmış olamazsın. Namaz bir denge sistemidir, bir kainatın bilincine varmaktır, diyalektik sürecinin tadına varmaktır. Öyle kuru bir zühd veya iş kaybı değil ki. Şimdi millet korkuyor; işçilerimiz namaz kılsa kaytarırlar iş kaybı olur. Daha çok iş üretir insan. Çok sıkışırsan birleştirtirsin işçileri çok acil bir iş varsa. Ama mutlaka günde üç kere en asgarisi. Bu alın secdeye gitmesi lazım, o sonsuz bilince varmamız lazım. Demek ki; Sıratal-müstakıym neymiş? Denge. Yani ne maddeci olacaksın ne ruhçu, ne esvapperest olacaksın ne tevekküllü. Orta yol; gerekirse esvaba başvuracaksın ama kalbinde Allah’a tevekkül edeceksin. Akide dairesinde kalbin tevhidle beraber, el ve avucun esvapa yapışık olacak ki; ikisi denge olsun, sıratı müstakim olsun, namazın orta bir namaz olsun. Yoksa namazın orta bir namaz olmaz, akşama kadar ancak gebermek için namaz kılarsın.
Daha bitmedi bu iş; zamlı sureye geldi sıra. Zamlı sure rasgele okuyor imamlar ama farkında değiller manayı ra bilmezler ya. O gün gündeminde ne varsa onunla ilgili Kur’an’dan bir parça okuyacaksın. Zamlı surenin mantığı budur. Ben en çok hangi sureyi okuyorum biliyormusun? İnna atayna, Kul hüvellahü ehad. Neden? Çünkü öyle iki anahtardır ki.... Hz. Peygamber(S.A.V) diyor ya; sana bol bir bereket ve Kevser verdik. O bütün fakirliğimi doyuruyor. Sonra sıkışıyorum, yani bazı çaresizlikler var. Kul hüvellahü ehad daki tevhid de; işte her şey Allah’tandır, her şey O’dur. O beni rahatlatıyor. Ben en çok bu iki sureyi; hem kısa olduğu için hem ruhuma ilaç olduğu için ve hadisler de çok ilginç. Zamlı sure ile ilgili 100 hadis varsa 90’nında bu iki sure var. Çok ilginç ben bunu sonra gördüm, o hadisleri. Ama benim en çok okuduğum inna atayna, Kul hüvellhü ehad. Hem kısa hem ezberlemesi kolay.
Sonra gidiyoruz. Allahu Ekber. Bir alem bitirdik. Bu kıyam alemiydi; kıyam alemi bitti. Rukü alemine geçiyoruz. Her alem başlı başına sonsuzdur. Rukü da ayrı bir mana yaşıyorsun. Sübhane Rabbiyel-aziym diyorsun. Kebir var birde Azim var. Kebir manen yüce, Azim maddeten. Bak diyalektik yine var. Secde de Aliy diyorsun. Rabbiyel Aliyil-ala Rukü da Rabbiyel-aziym diyorsun. Rukü biraz daha maddi, kıyama yakın ya. Yani Müslüman madde içinde Ruhu görür. Aziym içinde kebiri görmemiz lazım. Ben bir ara hatırlarım; sen bir ara spritualist akımlara meyl etmiştin, ben sana ne dedim? Taşın içinde meleği, ruhu görmezsen bu iş olmaz. Ruh çagırmakla sprütualist işlerle bu iş bitmez. İslam öyle bir mucize öyle bir açılım. Bu namaz öyle bir mucize, öyle bir açılım ki; taşın içinde sana meleği gösterir. Aziym içinde Kebir’i gösterir. Aliy i gösterir, yüceyi gösterir. Hem de Subhaneke ile gösterir. O sprütulalistler de gösterir ama Subhaneke’yi bilmiyorlar. Allah’ı kusurlu, aciz, nakıs bir şekilde tarif ederler. Subhane nin manasını bilmiyorlar.
Ondan sonra kalkıyorsun, dikiliyorsun bir daha. Dikilmede madde var, maddede hamd var. Maddeyi biz dışlamıyoruz Rukü dan sonra bir daha dikilme var. Yani o dikilmenin görevi bittikten sonra memnuniyet ifade ettikten sonra; kendi şahsi olarak secdeye kapanır. O şahsi bir meseledir. Orada istediğin kadar ruhu seyrü seyahat yap, astral seyahate çıkarsın ne yaparsan yap orada. Ama orada bir şeyi kaybetmemek lazım; ruhlarla metafizik alemle ilgilenirken Aliyül-ala yı unutmamak lazım. Allah’ın aşkınlığını, sonsuzluğunu, yüceliğinin hiçbir şeye benzemediğini unutmamak lazım. Ve katlık bir daha aynı işi yapıyoruz. Aslında namaz iki rekattır. Yani ikinci rekat birinci rekatın tekrarı. Mesela seferde sen; öğleyi iki rekat kılıyorsun. Asrı saadette daha namaz cemaat şeklinde ki haline gelmeden Hz. Peygamber (S.A.V) hep iki iki kılarmış. Özü o. O zaman nafile falan emri gelmemiş. Özü o. Şimdi ikinci rekat birinci rekatın tekrarı veya bir dublörü. Dublörü olmayan bir varlık ta yaşayamaz her şey diyalektik süreçle oluyor ya; takviye gibi iki el olmasa tek el iş görmez. Beynimizin iki lobu olmasa tek lob çalışmaz. Ama bitmedi daha. Ya sen ölürsen. Yani iki rekat sana yetmiyor. Senin ebedi yaşaman lazım. Senin bir, Kubilay’ın bir kopyasını daha yapıyoruz. Son iki rekat o ilk iki rekatın ayrı bir kopyası, ikinci rekat birinci rekatın desteği. Son iki rekat ise ilk iki rekatın kopyası. Yani her halükarda belki tutturamadın o tefekkürü, o haleti; diğer iki rekatta yapabilirsin.
Farz namazlar bu şekilde 17 rekat oluyor. 17 de alem değişiklik sembolüdür. MeselaRisale-i Nur’da 17. Söz’e bak alem değişikliği sembolüdür. 17. Lem’a ya bak Üstad alem değiştirmiş yeni Said’e dönüşmüş orada. 17. Sureye bak; miraç alem değişikliği sembolüdür. Hani sefere gidersek kasredersek o zaman nedir? O zaman namazlar 11 rekata iniyor Tevhid sembolü ya Rabbi senin Tevhidin Birliğin her şeye yeter diyorsun. 17’yi yakalamamışın ama 11 de tuturuyorsun. Yine nafilelerle vaciblerle 33 rekatta biter bu iş. Zaten teravih namazı öyle ayarlamışlar ki; tam 33 rekat ediyor vitriyle beraber, farzları ile sünnetleri ile beraber tam 33 rekat ediyor. O da bir sayıdır. Onun için tesbihat namazın bir nevi devamıdır. Bütün bunlara rağmen selam verdin. Selam nedir biliyormusun? Selam namazdaki bu ikili sistemin vurgusudur. Ey bütün varlıklar üzerinize selam olsun. Nedir selam? Barışıklık, ahenk, düzen, beraberlik, denge selam budur. Sağa da sola da ayrım yok. Sağa farzdır ahirettir, sola dünyadır o sünnettir.
Nerede kalmıştık? Tesbihata gelecektik. Bütün bunlara rağmen hasta oldun, enerjin yok oldu veya bitkin oldun, bu manaları yakalayamadın. Rahat rahat yaslan yatağına uzan tesbihatını çek. Orada yine yakalarsın. Onun için Üstad tesbihata en az namaz kadar önem veriyor. Tesbihatı farz gibi anlatmış neredeyse! aslında hiç igisi yok! tesbihat sünnettir, nafiledir. Ama biliyor Üstad; bu asırda ki insan dalgındır, enerjisi bitiktir, çaresizdir. Hiç olmazsa diyor oturarak o enerjiyi, o bilgiyi, o bilinci yakalasın. Tesbihat yolda da yapılabilir. İlla bir yere oturmak veya yönelmek şart değil. Yolda giderken, arabanı sürerken. Hatta Araplar genelde evde yapıyor. Arapların güzel bir hasleti var; nafile namazlarını evde kılarlar. Kimse demesin işte filankes ne kadar çok namaz kılıyor.
Şirk çok önemli bu namaz konusunda. Yani nasıl vesvesede akla kara kardeştir, vesvesede kutsal değere yönelirken çirkin bir pis hayal hatırına geliyor. Bu namaz da şirk ve tevhid at oynatır. Her an insan dikkat etmesi lazım. Ya Rabbi yalnız sana kulluk ediyoruz yalnız senden yardım diliyoruz. Bu işin ruhu. Diyelim ki sen esir düştün, namaz kılamıyorsun veya Rusya’ya gittin orada 6 ay gündüz altı ay gece. Üstad onada işaret ediyior. yirmidördünncü sözde. Orada 24 saati böleceksin. Esirsin sana kıldılmazlar, bilselerki namaz kılıyorsun öldürecekler göz işaretinle kılarsın, teemmümle kılarsın. Hatta Şafii mezhebine göre Subhanallah velhamdülillah …… desen böyle esarette namaz kılamayacağın yende dört kere söylesen dört rekat yerine geçiyor. Ne demek? Çünkü o söz başlı başına bir mucize. Hz. Zeynep anamız bir ara çok namaz kıldı, yoruluyordu. Hz. Peygamber (S.A.V) hayır dedi yorulacak kadar namaz kılman gerekmez. Günde bundan bir kere söyle bir gün namaz kılmış gibi sevap kazanırsın. Subhanallah diyorsun bak; namazın özeti bu kelimelerde. Allah sonsuz kutsaldır. Elhamdülillah bütün nimetler onundur. E hani bazı kötülükler iyilikler oluyor? O aşkındır. O aşkınlık sisteminde, sonsuzluk sistemine entegre oluyor. Acaba rakibi, düşmanı, zıddı varmı? Hayır. La İlahe İllallah. Allahü Ekber var; onu okuduk.
Biz neyiz? Yani bu kadar; bunlar hep Allah’sa biz neyiz? La havle vela kuvvete illabillah ız biz. Yani bizdeki güç ve enrji havl negatif enerji, kuvvet te pozif enerji. Bizde gerek pozitif enerji olsun gerek negatif enerji olsun ancak Aliy-ül-ala olan, aşkın ve sonuz olan O Allah’tan gelirse vardır. O bize verdiği için vardır. İşte bunu yaşarsan bir namaz kılmış gibi sevap alırsın. Doldu vaktimiz. Cenabı Hak hepimize Miraç manasında namazı nasip etsin. Bizi Risale-i Nur’a hakiki talebe yapsın. Amin. El-fatiha..
16 Ocak 2008 Çarşamba
Çünkü O Vardır
Çünkü O Vardır
Konuşulanların hatırda kalması için biz her sohbetin başına bir kısa cümle koyarız. Bu günkü başlığımız şu: Çünkü O vardır...
Bu cümleyi biz tam anladığımız zaman, inanın ki sorunlarımız, sıkıntılarımız, cehaletimiz, yanlışlarımız hepsi dışlanır ve telafi edilir, elenir. Rahatlarız yani. Yalnız bu başlığı iyi yaşamak lâzım.
“Çünkü O Vardır.” Ne demek Çünkü O vardır? “Madem O vardır, ben olmasam da olur” diyebilmek, bunun özeti aslında. Madem O vardır ve O bir realitedir, gerçektir, ben olmasam da olur, çirkinlikler olsa da olur, yanlışlar olsa da olur, eğri şeyler olsa da olur, eksiklikler olsa da olur, hepsi güzelleşir. Madem O vardır, Çünkü O Vardır, dolayısıyla bütün bunlar oturuyor, güzelleşiyor, hadise normalleşiyor. İnsan, huzur ve saadet duymaya başlıyor.
Bu bilgi Ahmet Hilmi’de var. Sırf Ahmet Hilmi demek yanlış olur aslında. Bediüzzaman’dan tut tâ Beyazid-i Bistami’ye kadar, bütün İslam mutasavvıfları bu meseleyi hep yaşamışlar, formüle etmişler. Yani Madem O vardır, Çünkü O vardır, dolayısıyla çirkinlik yoktur, kötülük yoktur, yanlışlık yoktur, eğrilik yoktur. Her şey yerli yerinde ve her şey güzel ve her şey nimettir. Ve her şey kaliteleşmeye başlıyor.
Biz işte o romanı bu programda anlatmak isterdik. İnşallah başka bir programda anlatırız. Ahmet Hilmi’nin romanı felsefe tarihinin en zirvesi sayılır. Yaşanılmış bir romandır, hayalî bir roman değil. İnşallah biz o romanı, müteşâbih yani derin kelimelerini yorumlayarak bir nevi özet tarzında bir sohbet yapmaya çalışacağız başka programda.
Şimdi o programın bir altyapısı olarak bugünkü sohbetimiz; Çünkü O Vardır, madem O vardır, dolayısıyla ben olmasam da olur. Ve O olduğu için de çirkin, kirli, yanlış diye bir şey kalmıyor. Bu başlığın iki boyutu var:
Bir, felsefî boyut; işte, Allah nasıl bir varlıktır? Kâinat nasıl bir varlıktır? Ben nasıl bir varlığım? O meseleye girmek çok uzun sürer ve çok da anlamsız olur. Biz daha çok Çünkü O Vardır, sözünün ahlâkî ve yaşantı boyutuyla ilgileneceğiz. Yaşanılan boyutu ile ilgileneceğiz ki bu kısmı çözdüğümüz zaman, öbürü kendiliğinden anlaşılır. Daha felsefe yapmaya, tartışmaya, lak laka yapmaya gerek kalmıyor. Birincisi önemli, yaşamak önemli. Dini bilmekten daha önce dini yaşamak önemli. İslâm emirlerini bilmekten önce yaşamak önemli. Zaten bütün sorunlarımız, bu işlerin yaşanılmamasıdır. Ahlâkî bazda, pratik bazda yaşanılmamasından kaynaklanıyor.
Şimdi şöyle bir soru sorulabilir: Yani Madem her şey O’dur. O varsa her şey güzeldir. Biz olmasak da olur. Peki bizi niye yaptı?
Bizi görev için yaptı.Yani meselâ şöyle bir görev; çekirdeği ekersin toprağa, gövde verir, filiz verir, dal verir, budak verir, meyve verir. Meyvesi bittikten sonra artık o diğer alt bilgilerin, alt katmanların varlığına gerek yok. Hatta var kalırsa sistemi bozar. Çünkü görevini görmüş bir iş halen duruyorsa, o iş yanlıştır. Şöyle, hani bir film çekmek için set yapıyorlar. Film çekildikten sonra bu seti bozuyorlar, bozmak zorundalar. O setlerin orada kalmasının bir anlamı yok. Hadise şöyledir: İnsan yaratılır, çocuk olarak yaşar, nefis itibari ile nefis sahibi olması lazım. Yani çocuk, ne kadar nefsi kuvvetli ise, ne kadar nefis sahibi ise, o kadar zeki ve kaliteli bir çocuk olur. Ta ergenliğe gelir, nefsinin küçük olduğunu, sınırlı olduğunu anlar. Git gide o nefis görevini görür ve başka sonsuz mertebelere çıkar ve nefsin o daracık, küçük varlığının bir anlamı kalmaz. Nasıl hububat filiz verdikten sonra filizin belli bir görevi var, filiz işi bitirir, filiz çürür gövde ortaya çıkar. Nefis de öyledir, belli bir görev için yaratılmış sınırlı bir mahluktur, dar bir mahlûktur. İşi bittikten sonra devre dışı olması lazım. İşte devre dışı yapılmadığı için ve görevi gereği gibi yapılmadığı için sistemi tıkatıyor. Bütün kötülüklerin kaynağı budur: Nefsin görevini yapmaması, hedefine doğru gitmemesi. Ve bir zaman sonra kendini devre dışı bırakmaması. Ama Allah sistemi devam ettiriyor. Çocuklara nefis verir, bencillik verir, “ben” verir sonra o gittikçe küçülür küçülür, ergenlikte, olgunlukta hepten silinir. Ve en sonunda ölümle bitmiş olur, nefis ölür. Nefis ölüyor, ruh ölmüyor. Ve ölümden korkan da nefistir. Çünkü kendisi gerçekten ölüyor. Onun için bizim nefsimiz de ölümden korkar. Ruh ise mutlu; “ben, sonsuz varlığa kavuştum” der.
Bu günkü bu sohbeti başta özetlersek, şu: Nefsin yeri, görevi nedir? Yaptığı yanlışlar nedir? Ve bunun dışında, biz nasıl nefsin tahakkümünden, sıkıntısından kurtulup, sonsuz ve hakiki varlığı, saadeti, nimeti kazanabiliriz, elde edebiliriz? Yani bu mesele etrafında, bazı başlıklar olarak konuşmaya çalışacağız. Yani gidin intihar edin, nefsinizi öldürün, demiyor. Nefsin de bir görevi var; yiyecek, içecek, çocukluğunu yaşayacak, evlenecek, çocuk sahibi olacak. Ama hep yolda kalmamak, hedefe varmak lâzım. Hedefe vardığın zaman o yolculuk eşyalarını halâ sırtında taşımanın bir anlamı yok.
Ve bunun ilk şeyi, İslâm tarihinde, dinler tarihinde eskiden beri büyük insanlar var, İslâm tarihinde bildiğimiz bir nokta çok önemlidir. Hendek savaşında 12 000 tane müşrik kafir ordu geliyor. Müslümanlar 3 000’e yakın kişidirler. İmkanlar yok gibi Müslüman’ın elinde.Ve plân proje yüzde yüz o 3 000 insanı imha etmek. İşte haber veriliyor sahabelere: “Bu kez kesin kes öleceksiniz” deniliyor. Onlar; “iyi ki öleceğiz” diyorlar, “Allah sonsuz varlıktır, O var” diyorlar, “Madem O sonsuz varlıktır, bizim ölüp ölmememiz bir anlam ifade etmez, biz dünden razıyız ölmeye” diyorlar. Cuş-u hüruş’la istiyorlar. İşte “Hasbünallahû ve nime’l vekil” âyeti, o zaman inmiş. Onlar ki kendilerine; “işte insanlar sizi yok etmek için geldiler” diye haber salındığında, onlar sevinerek; “Allah bize yeter, en iyi sahip, koruyucu O’dur” dediler. Bu çok ciddi. Yani bir teori değil. Hendek savaşında yaşanan yüzde yüz yaşanılan bir ölüm denemesi. Bak sahabeler, nefsini devre dışı bırakabildiler, eğer sahabelerin nefsânî boyutu olmuş olsaydı, bencillik etmiş olsalardı; benim yaşamım ne olacak, benim çoluk çocuğum ne olacak, benim okulum ne olacak, benim servetim ne olacak deselerdi, ölümü istemezlerdi. Ama hepsi, 3 000 kişinin çoğu, tek kelime ile ölümü severek istediler. Bak, nefis yok. Nefis devre dışı olduğu için Cenâb-ı Hakk’la temâsa geçildi. Çünkü ruh, Allah’la temasa geçiyor, sonsuz ve hakiki varlığı yakalıyor. O sözden sonra hiç beklenmedik bir şekilde öyle bir fırtına olmuş ki Medine’de, o müşrik askerleri, 12 000 asker kaçmak zorunda kalıyor. Ve Müslümanlardan şehit düşen bir iki kişi hariç hepsi, burnu kanamadan kurtuluyorlar. Ve ondan Hz. Peygamber (s.a.v.) demiş: “Bu günden itibaren daha onlar bize saldıramayacak, biz bu sefer saldıracağız.” Ve tarih aynen bu sözü tasdik etmiş. Bakın bitiş noktasında şeyler başlıyor, bunu bir yere yazabilirsiniz. Bütün başarılar ki, bunu filmlerde de görüyorsunuz, gider gider ha bitti ha bitecek derken, tam orada dibe vurur ve son süratle yükselir. İşler büyümeye başlar, gelişmeye başlar.
Üstad Bediüzzaman, bu manâ için bir Risale yazmış; 4. Şua, Risale-i Nur’un özetinin özetinin özetidir. Risale-i Nur’da iki söylem var: Bir, kelâm söylemi; işte Allah var mıydı, yok muydu? Allah neredeydi? Ne yapıyordu? Nasıl oturuyordu? Nasıl yemek yiyordu? gibi o anlamsız tartışmalar var Kelâm’da. Bir de tasavvuf söylemi var. Zaten Allah görünüyor. “La Meşhude İllâ hû, La Mevcude illa hû.” Her yerde O var. Biz O’nun görüntü noktalarından başka bir şey değiliz, bu da var Risale-i Nur’da. Ehl-i hakikat için bunu gizlemiş biraz Üstad. Onlar zekidir, velidir diye. Dinsizliği susturmak için de kelâm literatürünü kullanmış. Ama Nurcular halâ kelâm literatüründe kaldılar. Yetmiş senedir; Allah var mıydı yok muydu? Yâ bu işi biraz ilerletin! Hâlen ordayız; var mıydı yok muydu? Bilgi oluşmuyor.
Ve Üstad bu meseleyi düzeltmek için en son yazdığı eserlerinden biri olan 4. Şua’yı 64 yaşında yazmış. Hasbiye Risalesi, “Hasbünallahu ve nime’l vekil” ayetinin, sahabelerin söylediği o âyetin tefsiridir. Şöyle bir cümle geçiyor içinde: Allah’ın benim Rabbim olduğunu, benim sahibim olduğunu, beni terbiye ettiğini, benim olmadığımı itiraf ettim diyor. Zaten Bediüzzaman küçüklüğünden beri veli idi, 64 yaşında bunu söyleyebilmiş. İşte nefsini tam devre dışı bırakıp Yâ Rabbi! ben olmasam da olur, diyebildi. Şehitler niye yüce, o meseleye sonra geleceğiz.
Ve bu konuda hem Üstad Bediüzzaman’ın bir sözü var, hem de nefsini tanrılaştırmış bazı firavunların kullandığı bir söz var: “Başkasına boyun eğmem.” Bu sözü aşağı yukarı hepimiz de söylüyoruz. “Ben kimseye boyun eğmem, kendi kendime yeterim.” Bu sözün iki şekli var: “Başkasına boyun eğmem: Yani öyle sonsuz bir Allah, bir varlık, bir nimet, bir sonsuzluk, bir ahiret var ki; küçük menfaatler için, küçük lezzetler için kimseye boyun eğmem.” Böyle diyenler var, bunlar doğru söylüyor. Yüzde yüz haklıdırlar. Bir de; “ben zaten kendi kendime yeterliyim, param var, pulum var, servetim var, güzelliğim var, devletim var, kimseye boyun eğmem.” İşte bunlar yalancıdır. Allah bunların burnunu yere sürtmek için öyle zor durumda bırakıyor ki, “yanlış yaptık” diyorlar. Nefis adına diyorlardı ya. Allah nâmına desen ki; “kimseye boyun eğmem” en büyük veli olursun, en büyük Tevhid mertebesini yaşarsın. Ama nefis nâmına, “ben kimseye boyun eğmem, kendi kendime yeterliyim” dedin mi; Allah o yalanı senin burnundan getirir, sürte sürte, seni hasta ettire ettire… Herkese de dilenci olursun. Aslında ruhunda zaten dilencidir de, maskeliyor kendini. “Münafık” demek; maskeli demek. Yani içi ayrı dışı ayrı. İnanmayan insanın içi korkaktır. Bir menfaat için herkese de kul köle olur. Ama dışında kendi enâniyetini tanrı yapmak için, “ben kimseye boyun eğmem” der.
Çünkü sonsuzluğu yakalamayan bir insan, mutlaka ve mutlaka yokluğa mahkumdur. Yokluğa mahkum olan bir insanın da korkuyu yenebilmesi mümkün değil. Şimdi sana deseler ki; on katrilyon bir para sana bir yerden gelmiştir. Önce insan biraz inanmaz, “ne yapacağım, çok para” der. Ertesi gün, “iyi olur yâ ben bunu kullanayım” der. Üçüncü gün de der ki: “Yâ keşke 20 katrilyon olsaydı.” Çünkü 10 katrilyon da sınırlı. Bir şeyin sınırlı olması faniliğini gösterir, isterse 100 katrilyon olsun, isterse trilyon dolar olsun. Madem sonu var, orada nefis korkar: “Ben bir noktadan sonra yok olacağım” der. Nefis yine sıkıntı yapmaya başlar. Gene komplikasyonlar olur, sıkıntılar olur, depresyonlar yaşamaya başlar. Onun için, korkuyu yenmek için, mutluluğu tatmak için, sonsuz varlığı elde etmek için; Allah’a bağlanmaktan başka bir çare yok. Çünkü sonsuz olan sadece Allah’tır. Ayette var ya: “Kalpler ancak O’nun zikriyle mutmâin olur, tatmin olur, rahat eder.” Neden? Çünkü sonsuzdur. Sonsuzluk dışında, yani sanmayın ki Kanuni Sultan Süleyman, dünyanın bütün padişahlığı ile rahattı. Çünkü düşünüyordu: “Ben 40 sene sonra öleceğim. Yarın düşmanlar benim ülkemi işgal edecek.” Bak sınırlı. Ne ki sınırlı ise, sayılarla ifade edilebiliyorsa, işte o yok. O seni mutlu etmez. Çünkü o, sana “çünkü O vardır” dedirtmez. Tek sonsuz varlık Allah’tır (c.c).
İnsanın mutsuzluğunun sebebi; kâinatta üzücü ve çirkin olaylar görmesidir. Bu üzücü ve çirkin olayların temelinde ise nefis yatıyor. Nefis, küçücük bir alandır. Dar görüyor ve dar gösteriyor. Dar görüp dar gösterdiği zaman, çirkin oluyor hadise. En büyük mesele dahi çirkinleşiyor. Dolayısıyla etrafında sürekli çirkinlikler yaşayan bir insan oluyorsun. Otomatikman hasta oluyorsun. Yani elinde değil. Bütün çirkinliklerin anası; nefistir. Nefsini devre dışı bırak, sonsuzluğa kavuş; çirkinlik diye bir kavram sözlüğünde kalmaz. Hastalık diye bir kavram sözlüğünde kalmaz. Açlık, tokluk, övülme, sövülme diye bir kavram kalmaz, hepsi eşit olur senin için. Ve bunun da yolu, daracık nefsi yenebilmek. Bu sözü çocuklara anlatmak anlamsız olur. Çünkü çocuklar bunu anlamaz. Çocuklar zaten rahattır, sistemin içindedir, onların nefislerinin olması iyidir. Gelişmeleri lazım, filizdirler onlar. Ama 25 yaşına gelmiş, 20 yaşına gelmiş, aklı ermiş, imanı, dini, felsefeyi öğrenmiş bir insanın da hâlen nefis çerçevesi içinde düşünmesi çok acı ve çok yanlıştır. Ve bütün çirkinlikleri doğuran bir kuyudur o nefis.
Ve adama anlatıyorsun elli saat, yüz saat, on sene, yirmi sene; Allah böyle sonsuzdur, böyle güzeldir, gerçek varlık O’dur, biz şekiliz, Allah o şekli bizim için ebedileştiriyor, O’na dayan, sonsuzu yakala. Yarım saat sonra: “e ben ne olacağım?” diyor, nefis daracık düşündüğü için. Gidin deneyin. Nefsini aşamayan bir insana, Kur’an’ı da okutun, Tevrat’ı da okutun, Zeburu da okutun, İncil’i de okutun, bir şey değişmez. Ertesi sabah der ki: “Ya ben ne olacağım?” Nefis, fedakârlığı tatmıyor, fedakârlığı bilmiyor, sonsuzluğu bilmiyor. Bir çirkin hadiseyi gördüğünüz zaman, bilin ki o, nefisten kaynaklanıyor. Çünkü nefis dar gösteriyor, çirkin gösteriyor. Öyle bir hastalığın çaresi; Tevhid’dir. Yani sonsuzluğa açılmaktır. Ve sonsuzluğa kavuşmanın bir yolu da; Hz. İsa (a.s)’ın İncil’de, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve sahabelerinin yaşadığı gibi başkasını kendine tercih etmektir. Örneğin, en küçük şey budur. Ben ne zaman Kubilay’ın menfaatini, saadetini, mutluluğunu kendi saadetimden, mutluluğumdan daha çok düşünürsem, tercih edersem işte o zaman o daracık kuyudan kurtulmuş olurum. Yavaş yavaş sonsuzluğa doğru kanatlanmış olurum. İslâmiyet zaten budur.
Dar düşündüğümüz zaman, Allah’a inanmak da çirkin bir şey olur. Size bir düşünme denemesi yapabilirim. Şimdiki bütün Müslümanlara, Hıristiyanlara, Yahudilere gidin: “Siz nasıl bir Allah’a inanıyorsunuz?” diye sorun.
-“İşte, bir kâinat var, nasıl çalıştığı belli değil, rastgele mi, düzenli mi, biraz şüpheli, tartışmalı” diyor.
İnandığınız Allah nerede?
-“Vallahi pek bilmiyorum. Ama uzayın bir köşesinde bir şey vardır,” diyor. Bak küçülttü hadiseyi. Sonsuz saadeti, sonsuz varlığı, sonsuz güzelliği kâinattan kopardı, uzaklara oturttu, belirsiz bir hâle soktu, bitirdi o işi.
En büyük mesele olan Allah’a iman meselesi; en çirkin hâle geldi. Böyle bir inanç da dinsizlikten daha iyidir (yanlış anlamayın).
Çünkü dinsizlik; sırf nefistir. “Tanrı benim” diyor. Dinsiz diyor ki: Nefis Tanrı. O çok ?. O, yarım metreye, öbürü hiç olmazsa uzayda birkaç milyar km ötesinde bir yere oturtuyor. O biraz daha büyük, biraz daha işe yarıyor. Nefis, hepten dar. Kafir’in durumu öyledir. Kâfir ne kadar zeki olursa olsun, ne kadar dâhi olursa olsun, onun dünyası; elli santime elli santimdir, nefsidir. Ötesi bir şey yok onun dünyasında.
Biz Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, dindarlar eğer ateistlerden daha üstünsek; hani o uzaklarda inandığımız bir Tanrı var ya; çapı belli değil tam. Belli olmadığı için nispeten daha iyi duruma geçiyoruz. Ve Müslümanlar için de, dindarlar için de (Hıristiyanlar ve Yahudiler de dahil) en kötü bir durum; kendisi Allah’a kul, hizmetçi olacağı yerde, Allah’ı kendisine hizmetçi yapmasıdır. “Allah’ım niye vermedin? Ben kaç senedir bunun için çalışıyorum, ben böyle istedim.” Yani resmen Allah’ı hizmetçi gibi kullanıyoruz. Bencil ya nefis. Nefis aynen öyle. Merkez çekimi; hep içeri çekiyor, hep küçültüyor, hep yok ediyor. Halbuki verdiğin zaman, hep sonsuzluğa açılıyorsun, hep güzelliğe açılıyorsun. Allah gibi sonsuz bir varlığı, nefsânî hale getiriyor, nefsi için kullanıyor. İşte diyor ki: “Ben O’na namaz kılayım, O benim ders notlarımı iyileştirsin, bana iyi de bir koca nasip etsin, iyi bir eş nasip etsin.” Hep menfaate yönelik. İşte buna ihlassız ibadet denir ki, makbul değil İslam dininde.
“Elâ lillahu dinü’l hâlis” halis din, art niyetsiz yani katıksız din Allah’ındır. Katıklı, art niyetli din Allah’a gitmez, diyor Zümer sûresi 3. ayette. Hâlis olacak. Çünkü hâliste renk kalmaz, kayıt kalmaz, bağlantı kalmaz, sonsuzluğa açılıyorsun. Yani işin özeti şudur: Ne ki seni sonsuzluğa götürüyorsa, o güzelliktir, gerçek varlıktır. Ne ki seni nefse çekiyorsa işte o da boğulmadır, yokluktur.
Ben bu gün sizi trilyoner de yapsam. Eğer bencil bir niyetle yapsam, siz bana şükretmezsiniz. Ama hepinize 1 milyon versem iyi niyetimden, fedakârlığımdan; şükredersiniz. Bencillik çok kötü bir duygu. Ve bunu kırmak için önce, Hz. İsa (a.s) demiş ki; düşmanınızı, Hz. Peygamber (s.a.v.) demiş ki; komşunuzu kendinize tercih etmelisiniz. Hepsini de uygulayabilirsiniz. Biz öz kardeşimizi dahi kendimize tercih edemiyoruz. Niye ona çok miras gitti, bana az geliyor. Niye o çalışıyor, ben çalışamıyorum. Niye babam onu daha çok seviyor, beni sevmiyor. Bak, işte nefsânî sözler bunlar. Bunun bir anlamı yok. İyi ki anam babam, kardeşlerimi benden daha çok seviyor. İyi ki benim dostum, komşum benden daha çok zengin demeliyiz. İslâm budur.
Maddi lezzetler, günâhlar, zulüm, putperestlik niye çirkin gözükür? Çünkü işi küçültüyor. Meselâ; sonsuz bir lezzet alma kabiliyetin varken, işte bütün lezzet kabiliyetini; nasıl güzel bir yemek yerim, nasıl güzel bir evlilik yaparım noktasına indirdiğin zaman sonsuz nimeti daracık bir nimet haline getiriyorsun. Ve orada onu öldürüyorsun, defnediyorsun. Dolayısıyla suç işlemiş oluyorsun. Suç işlediğin için de ceza çekiyorsun. Ölçüsü budur.
Müşrikler Allah’a inanırdı. Hepsi de bir Tanrı’ya inanırdı. Tanrısızlık değil şirk. Ama Allah’ı küçültüyor. Hani köylüye diyorsun :
-Padişah kimdir?
-Padişah, her halde bizim muhtar gibi biridir, der.
Küçültüyor yani, küçültüyor. En büyük suç; küçültmedir. Kur’an’da bu var: “En büyük günah şirktir” Neden şirktir? Halbuki zinâ daha çok tahribat yapıyor. Bir insan puta tapar hiç de kimseye zararı yok. Ama bir zinâ yaptığın zaman yedi mahalleye zararı dokunur. Kur’an öyle demiyor. Şirkin daha büyük günah olduğunu söylüyor. Çünkü şirk, sonsuz varlığı küçültmüş oluyor. Burada bir mahalleyi küçülttün, imha ettin. Şirkte bütün kâinatı, bütün varlığı küçülttün. Hatta Allah’ı dahi küçültmüş oldun. Ne kadar suç büyük. Yani Kur’an’ın hükümleri, çok mucizedir. Risale’lerde bu mesele çok izah edilmiş: Niye şirk en büyük günâhtır? Çünkü bütün varlığı küçültüyorsun, hakaret ediyorsun, imhâ ediyorsun. “İnne’ş şirke le zulmün azim” (Muhakkak ki şirk, büyük zulümdür.)
Nefsani düşünmek aynı zamanda geri zekalılığa benzer.Yani meselâ; bir altın anahtarınız var ve çok güzel bir sarayınız var. Ama yanlış anahtar ile gittiğiniz için bir türlü açamıyorsunuz. Ahmak bir çocuk gibi uğraşıyor, uğraşıyorsunuz. Yetmiş sene uğraşıyor, bir türlü kapıyı açıp saraya giremiyorsunuz, geri zekalılık. Yetmiş sene uğraşıyoruz, bir türlü düşünemiyoruz; bu saray niye açılmıyor? Yahu anahtar yanlış. Anahtarı böyle takacağına, şöyle takıyorsun. Sonsuzluğa açacağına, nefsine takmışsın, bir türlü açılmıyor, geri tepiyor. Yani avı vuracağına, mermiyi kendine vuruyorsun. Yani nefsâni düşünmek geri zekâlılıktır.
Burada sizlere söyleyeyim: Bencillik duygunuzu yenin, başkasını kendinize tercih edin, başkası için ölmeye razı olun, vallahi zihniniz bile gelişir, artar. Yani ilmen, psikolojik olarak bu garantiyi size verebilirim.
Bencillik bizi küçültüyor, bitiriyor. Mekke’de Hz.Peygamber(s.a.v.)’den çok daha zeki Araplar vardı. Çok daha çalışkanlar da vardı. Ama bencildiler. “Benim ticaretim ne olacak? Benim servetim ne olacak?” Hz. Peygamber (s.a.v.) her şeyi Allah’a bıraktı. Aklî melekeleri, zekâsı normaldi, çok sivri de değil. Ama o normalden sonsuzluk çıktı. Zekadan, tecrübeden... Sahabelerin duyguları bire yüz gelişmiş. Daha önce bencil, yağmacı sahabeler; sonra her birisi bir memleketi idare edecek kadar zekâ sahibi olup valilik yapmışlar, kadılık yapmışlar, ilim öğrenmişler. Bak zeka açılıyor. Çünkü nefis içeri doğru düşünürse daralır, dışa doğru düşünürse açılır. Zekâ zaten odur. Beynin dışa doğru açılmasıdır. Yani zeki insan her şey ile ilişki kurmaya, kavramaya çalışır.
Ve bu konuda size acı bir itiraf, bir tecrübemi anlatayım: Bizde yetmiş iki tane üniversite var. Bir milyona yakın doçent, doktor, asistan ve profesör var. Ve Türkiye’de hiçbir keşif, hiçbir icat, hiçbir yeni bilgi yok. Çok acı bir manzaradır. Bunun tek sebebi; bencilliktir. Çünkü adam kendi rahatını feda edip nefsanî zevklerini feda edip; “fenâ fi’l ilim” olmuyor, sonsuzluğa açılmıyor, evrensel düşünemiyor. Ondan sonra Bahaeddin gibi bir gariban bir şeyler keşfettiği zaman, öğrendiği zaman: “Doğru da, öyle bir bilgi vardı da, biz niye göremedik?” diyor. Bana söyledikleri tek cevap odur: “Yani senin yazdığın doğru. Ama öyle bir gerçekliği varsa, o zaman biz niye göremedik? Tarihçiler niye göremedi?” Ben ne yapayım? Beyin kilitli ise, ben ne yapabilirim? Tek cevap olarak bunu alıyorum. Şaka değil. Yani ciddi bir tecrübemdir, anlatıyorum.
Bencillik; geri zekâlılıktır. Ve o insanların IQ’leri benden çok yüksek. Eğitimleri, kütüphaneleri, arşivleri, kadroları... Her şey mükemmel. Fakat çiçek açmıyor bir türlü. Çünkü ağaç; çiçek açacağına (hani yutan bitkiler var ya) ne gelse içine yutuyor. Hep içeri, hep ben, hep ben... Benden büyüğü yok. Bir tane köylü onbaşı geliyor. Bencilliği aşıyor, bütün memleketin kurtarıcısı olabiliyor. Dünya tarihinde bunlar çok var. O kadar çok generaller vardı, neden memleketi kurtaramıyordu? Çünkü general, rahatını, zevkini, bencilliğini, nefsini düşünüyordu. İçe bakıyordu. Gözün 20 milyar kilometre öteyi de görse, sen gözünü o uzaya, sonsuzluğa açmazsan göremezsin, hep böyle bakarsın, hep yarım metreyi görürsün.
Kur’an-ı Kerim dünyayı ve ahireti sık sık karşılaştırır. Ve dünyayı kötüler, ahireti över. Bizim bazı Müslümanlar da dünya kötülendi, biz hiç dünyayı takmayalım diye anlıyorlar. Burada bir yanılgı oluyor. Kur’an dünyayı kötülerken; dünyanın sınırlılığını kötülüyor dünyayı değil. Yani sana evlenme demiyor, güzel bir evlilik yapma demiyor. Evlilik içinde boğulma diyor. Bak sınırlı bir alandır, orada boğulma, diyor. Oraya gir, görevini yap, filizini ver, çık uzaya doğru, sonsuzluğa doğru, yürüyüşüne devam et. Çünkü zaten dünya ile ahiret birbirinden ayrı değil. Eğer sen sonsuzluğa doğru yönelmişsen, açılmışsan burada da ahireti yakalamışsın. Dolayısıyla kötü çirkin olay kalmamış oluyor. Dünya’nın padişahı da olsan ahireti yakalamış oluyorsun. Ama daracık düşünürsen işte o kötü olur. Yani çok güzel bir eşin var. O giderse ben de ölürüm. Bazı siyasiler ölünce onların eşleri de ölüyor. Bu, işte dar düşünmektir. Halbuki insan düşünecek ki; eşimdeki bu güzellik sonsuzdur, Allah bu güzelliğin numunesini bana vermiştir. Bu güzellik madem var, bu gün olmasa, yarın ahirette bir gün benimle olacak. Çünkü bir şey varsa, sonsuzdur. Dolayısıyla benimdir de aynı zamanda. İşin gerçeği budur, üzülmez ve ölmez.
Risale-i Nur’da da İhlâs Risalesinde bu konu iki örnekle çok güzel anlatılmış. Kardeşlerini kendine tercih etmek. İnsanın nefsi, buz parçası gibidir. Buz parçası; erimeye, şekil değiştirmeye, yok olmaya mahkumdur. Ama erirse, kendini yok ederse, havuzun içine girerse, havuzla beraber ebediyen mutlu bir hayat yaşar. Bak fedakârlık, kendi şeklini imha etti. Nefis bir şekildir, gerçek varlık değil. Onun için Allah’ın ortağı olmuyor. Gerçek varlık Allah’tır.
Nefis, sadece bir şekildir. Şeklen vardır ve şeklen de yok oluyor. Öz varlık olarak, su olarak Allah’ın emanetiyiz. Bizim değil o. O bu gün buz olmuş, yarın havuz olur, başka gün bahçe olur yani sürekli şekil değiştirir. O varlık Allah’ındır, bizim nâmımıza onu devam ettiriyor. Fakat ölümde nefis yok oluyor. “Ölmeden önce ölünüz” diye bir hadis var, tasavvufçular çok kullanır. Yani “şeklini, nefsini öldür” demektir. Yoksa “git intihar et,” demek değil.
Ve burada çok ekonomik bir durum da var. İhlâs Risalesinde Üstad Bediüzzaman anlatıyor: Sen, ihlâs sırrı içinde, kendini o havuzda eritirsen; nefsini bencilliğini menfaatperestliğini kaldırırsan sonsuz varlığı kazanırsın, diyor. Nasıl? Çünkü sevdiğin bütün kardeşlerin yaşadıkça ve yaptıkları devam ettikçe senin de defterine ibadetler, sevaplar geçmiş olur. Sen sonsuz bir varlığı kazanmış oluyorsun. Hem de hiç günâhsız. Onların nefsinin yaptığı günâhlar sana yazılmıyor. Ama yaptıkları ibadetler, sevaplar, güzellikler sana yazılıyor. Hani diyorlar ki; senin araban var mı? Diyor ki; bütün arabalar benimdir. Zaten insanın arabası olmadığı zaman İstanbul’un bütün ulaşım araçları onun olmuş oluyor.
Ve Üstad Bediüzzaman Risale-i Nur’da; dine dair olmayan bütün fedakârlıkların, kahramanlıkların ve maddi bağışların yine nefse yönelik olduğunu ispat ediyor. Meselâ adam bir okul yapıyor. Adam iyi niyetinden ziyâde, isminin oraya yazılıp nefsinin Tanrı olması için o okulu yapıyor. Dolayısıyla parası boşa gitmiş oluyor, Kur’an’ın tabiri ile yanmış oluyor. Çünkü küçük düşündü. Halbuki Sonsuz Varlık için, Allah rızası için, ümmet için, toplum için yapmış olsaydı ebedî bir varlığı kazanacaktı. Okul değil bazen bir tuvalet de yapsa ebedî bir varlığı kazanır. Bak işte nefis ne kadar değiştiriyor.
Bir hatırlatma yapayım; bütün bu hastalıkların, sıkıntıların ve yok oluşların çaresi; en basitinden, kardeşini, hatta düşmanını kendine tercih etmektir. Size, Hz. İsa (a.s.) gibi düşmanınızı da sevin demiyorum. En basitinden aynı ana babadan doğmuş, kendi kardeşinizi kendi nefsinize tercih etmek. İlk adım budur. Sonra komşunuzu, sonra dostunuzu, biraz daha ileri, düşmanınızı da derim. Ama sırayla.
Üstad Bediüzzaman Denizli hapishanesinde, Ankara hükümetine mektup göndermiş. O zamanların bakanlar kurulunun çoğu ateistmiş, Halk parti hükümeti. Meyve Risalesinde diyor: İmanlarını kurtarsalar, yani basit bir mümin olsalar, şahit olun, idam edilmeme razıyım. Ve Hz. İsa (a.s.) onun için haça gerildi. İnsanlık kurtulsun diye o razı oldu. Allah ona öyle söyledi: Ya Sen ya insanlık! Yok dedi, insanlık kurtulsun. Kendisi öz vahiy olduğu halde kendini feda etti. Bile bile haça gerildi. Bu, şu demektir. Böyle bir insan zaten bu tercihi yaparken, ölümsüzlüğü de kazanıyor. Hz. İsa (a.s.) üç gün sonra dirildi.
Şehit, kendini topluma adıyor. Bile bile ölüme gidiyor. Nefsini devre dışı bırakıyor. Ölümün farkına varmıyor. Kendisini ebediyen yaşam içerisinde hissediyor. Ama bu duygu olmazsa; namazımız bile günâh olur. Adam namaza gidiyor. Bu çarşının hepsi Müslüman. Eğer namaz kılmazsam bana ne derler? Namaz kılayım da şu işlerim biraz açılsın. Yani sevaba günah, şirk... Hacca gidiyor; bana hacı desinler, bir itibarım olsun. Zekât verir; zekât malı arttırır, benim bu ara malım çok azalmış. Yani hep nefse. Onun için Hz. Peygamber (s.a.v.): “Nefis, oruç hariç her ibadetten kendine pay çıkartır” der. Oruçta açlık var ya, o nefsin hoşuna gitmiyor. Yani zoruna gidiyor. Meselâ bir insana aşık olup namusunu muhafaza eden şehittir. Çünkü nefsini orada devre dışı bırakabiliyor. Hem aşık olmuş hem fuhşa bulaşmıyor. Yani şehitlik, şehadet odur. Nefsini, küçük paketini devre dışı bırakıyor. Sonsuz varlığı, nimeti, ebedîliği kazanıyor. Bu, hepimiz için geçerlidir. Ölmeden önce de deneyebiliriz, yaşayabiliriz.
“Yâ Rabbi! Ben Senin her emrine razıyım. İster beni yaşat, ister çalıştır. Yâ Rabbi! Senden gelecek fakirliğe de zenginliğe de razıyım. İster köprülerde yatır, ister saraylarda yatır” dedin mi, işte bak nefsini devre dışı bırakmışsın, şehit olmuşsun. Ebedî bir varlığı kazanmış oluyorsun. Bunun dışında ne oluyor? Bütün kavgalar, gürültüler patırtılar, çirkinlikler hep o dar düşünmekten kaynaklanır. Yok benim görüşüm doğru, öbürü der benim görüşüm doğru. Halbuki doğru görüş nedir diye kimse sormuyor. İlla benim görüşüm doğru çıkacak. Bazıları “benim görüşüm doğru çıkmazsa intihar ederim” diyor. “İstediğim iş olmazsa intihar ederim” der. Ne kadar daracık düşünüyor insan. Kavgaların gürültülerin hep sebebi odur.
İslâm, cihad olarak hep böyle algılanmış. Meselâ İslâm, tarihte savaşlar açmış. Ne için açmış? Şimdi bazıları İslâm’ı ittiham ediyor; “ganimet almak için” diyorlar. Evet, cihada bazı Arap kabileleri, Emeviler gibi sırf ganimet için gittiler. Ama İslâm’daki cihadın asıl esprisi; ya kardeşim bizde para çok, şu Irak şu İran hepsi şirk içinde, dinsizlik içinde, zulüm içinde geberiyor. Bu insanlara acıyalım, gidip kurtaralım. Ne olalım? Medine’deki, Mekke’deki bütün paraları biriktirelim, kimsede para kalmasın. Kimde beş deve varsa dördünü göndersin. Kimde beş adam varsa dördünü savaşa göndersin, kendini feda etsin. Yeter ki şu Irak’ı, İran’ı o zulümden, o karanlıktan, o küfürden kurtaralım. İslâm’daki cihadın asıl espirisi budur. Yani ben cebimdeki kuruşları harcıyorum kendimi delirtiyorum, yeter ki Kubilay adam olsun diyorum, budur. Yoksa Kubilay’dan menfaat, ganimet kapmak için değil.
Her kavram sû-i istimal edilebilir. Bazıları bu kavramı sû-i istimâl etmiş ayrı, o bizi ilgilendirmez. Fakat cihad, gerçek cihad fedakârlıktır. Yani İran ganimetlerini Araplara yedirmek için değil. Arapları feda edip İran’ı kurtarmak istediler. Yani İslâm savaşında ana felsefe budur. Türkiye trilyonlarca para harcıyor. Meselâ; Fethullah hoca öyle yapıyor, trilyonlarca parayı dışarı gönderiyor. Bu millet fedakârlık yapsın, yeter ki Dünya’daki diğer milletler kurtulsun. Biz gidelim onlardan menfaat elde edelim düşüncesi yok. Olmamalı İslâm cihadında. İşin aslı da budur. Biz Türkiye, kaç katrilyon paramız varsa hepsini fedâ edelim. Bir de iki üç milyon insanımızı da seferber edelim. Yeter ki insanlık kurtulsun. Yani gerçek cihad budur. Ama bunun sonucunda bir menfaat gelirse, biz karşı gelemeyiz. Yani istenilmez verilir diyor Üstad Bediüzzaman. Asıl cihad budur; istenilmez ama birisinden bir netice gelmiş ise ayrı, o alınabilir.
Ve şehidin iki önemli esprisi var. Şehit kavramı çok geniştir. Şehidin hiçbir sorunu yok. Çünkü kendini Allah’a adamış, sonsuzluğa adamış. Ne ev derdi var, ne kadın derdi var, ne çoluk çocuk derdi var. Birileri onlara bakarlar, ben kendimi sadece sonsuzluğa adıyorum der. Ve en önemlisi, hepimizin baş belası, belimizi büken geçim derdi yok. Bu gün Türkiye’de Hakkari’de bir köylü, Türkiye için önemli işler yapsa, kendini memleketine, dinine, vatanına adasa bu Türkiye onu el üstünde tutar. Ne ev derdi kalır, ne geçim derdi kalır, hiçbir problemi kalmaz. Eğer benim geçim derdim varsa, eğer benim sıkıntılarım varsa, demek ki ben halâ nefsanî düşünüyorum. Nefsanî kalıplar içindeyim. Hâlâ sorunlarım var demektir. Sonsuzluğa çıkmış bir insan için, kendisini memleketine adamış, dinine adamış bir insan için geçim derdi olmaz. Herkes bir lokma ekmek verse, o Türkiye’nin en zengin insanı olacak. Fethullah hoca sıradan bir insandı. Fakat fedakâr, milleti için kendini fedâ etti. Şimdi onun geçim derdi yok. Şimdi bazıları sanıyor ki Fethullah hoca bütün milletin parasını cebine indirdi. Hiç öyle bir derdi yok...
Sen sonsuzluğu yakaladığın zaman, sonsuzluğa açıldığın zaman senin nefsini devam ettirecek daracık ihtiyaçların kalmıyor. İhtiyaçlar bitince senin geçim derdin de kalmıyor. Çirkef bir kelime; fahişenin namusu yok ki; biz ona namusu gitti mi gitmedi mi diye tartışalım. Olmayan bir şeyin kavgası verilmez.
Koyunlar çobana muhtaçtır. Çoban olmadan, koyunlar kurtlar tarafından dağıtılır, mahvolur. Ama bir millet uyanıksa, insan olmuşsa, artık onun çobana ihtiyacı yoktur. Ve Allah niye ahir zamanda peygamber göndermiyor? Yani istiyor ki her bir insan kendisini bir peygamber gibi idare etsin, doğruyu bulabilsin, ilimler gelişsin, araştırmalar çoğalsın. “Peygamber” demek, “çoban” demek kelime olarak. Hiç bir peygamber yoktur ki çobanlık yapmış olmasın. Evet çobanlık güzel bir meslek. Çünkü çobanlıkta sabır var, şefkat var, sorumluluk var. Çobanlığın tarifi üçtür; şefkat, sorumluluk ve sabır. Yani liderlerin gerçek özelliği bu olmalı. Ama bir müddet sonra artık çobana ihtiyaç olmamalı ve olmadığı için de Allah göndermiyor. Ama illâ gelsin diyoruz. Peygamber gelmediği halde biz birilerini tutup peygamber yapıyoruz. Hani toplumda var ya; ona vahiy geldi, sûre indi gibi bazı saçmalıkları duyuyoruz.
Bediüzzaman; “küfürden sonra ben en çok istibdada karşıyım” diyor. Yani insanın insanı ezmesine karşı olduğunu söylüyor. Buna rağmen en çok düşünce istibdadını uygulayan, Nurcular. Bediüzzaman’ın dışında hiçbir düşünceye hak tanımıyorlar. Keşke onu anlasalar, hadi önemli değil. Onu da yanlış anlıyorlar ve o yanlış düşünceleri o gariban talebelere uygulatıyorlar. Ne anladık? Bediüzzaman geldi ki toplumu hür yapsın. Bizimkiler köle yapmaya çalışıyor. Ben sana tereyağını getirmişim ki seni besleyeyim; ama sen tereyağını bozmuşsun zehir yapmışsın. O zaman kıymeti yok. Onun için işte o zaman benim cemaatim kelimesi çıkar. Demirel’in dediği gibi; benim köylüm, benim memurum, benim şapkam. Onun gibi olur. İllâ benim olacak. Köylü de o, öğrenci de o, memur da o, üniversiteli de o. Demirel’in “benim” kelimesi çok meşhurdu. Bütün Türkiye onunmuş. Demirel eşittir Türkiye, Türkiye eşittir Demirel. Onun için bu durumda kaldık. Demirel iyi bir insan, kaliteli bir insan ve şahsen de sevgim, saygım var kendisine fakat bencildir.
Duygu bazında bu bencilliği biraz irdelersek; bencillik çok ajite edildiği zaman, ifrat duruma geldiği zaman, resmen delilik olur. Ahmet Hilmi’nin “Amâk-ı Hayal” kitabında var ya; gerçek akıllılar ile gerçek delileri tartıyor. İnsan bakıyor deliler daha akıllıymış. Çünkü öbürleri çok bencil. Düşün katrilyonlar değerinde bir şehir var elinde. Sen hepsini bırakmışsın, gitmişsin oyuncaklar ile uğraşıyorsun. Her şeyi bırakmışsın terk etmişsin; gitmişsin parkta oyuncaklar ile uğraşıyorsun. İşte delilik budur. Önümüzde sonsuz bir Allah var, ebedîlik var, güzellikler var. Bütün çirkinlikleri güzelliğe dönüştürebilen bir tablo var. Biz o sistemi dışlamışız, reddediyoruz. Hatta onun için çalışanları delilikle itham ediyoruz.
“Ben öyle bir lider olmalıyım ki bütün Türkiye beni alkışlasın.” İnsanımız bunun için çalışıyor. Ve maalesef çok acı bir durumdur; dindarlarda da bu duygu çok var. Sırf nefsini tatmin için, sırf birileri onu sevsin tapsın diye, adam eve misafir getiriyor, sırf beğenileyim diye, Allah’ın rızası için getirmiyor. Yani resmen o nefis diyor ki; ben tanrıyım, küçük bir tanrıyım, birileri bu gün gelip bana tapsın. Yani bu delilik değil de nedir? Küçük bir mikroba, bir hastalığa yenilen, yürümeyi beceremeyen bir insan, nefis nâmına olunca; “birileri gelsinler benim ne kadar güzel yemek yaptığımı bir görsünler, ben bir kitap yazayım ki, ne güzel kitap yazmış diye beni alkışlasınlar” diyor. Eski insanlar kitap yazarlar, isimlerini yazmazlarmış tanrılaştırılmamak için. Öyle çok kaliteli anonim kitaplar, eserler, sanatlar da var. Binlerce tablo var, dünyanın en iyi tablosu, altında imza yok. Yeter ki nefis devreye girmesin, bu sanat sonsuzdur, sonsuzluğa kalsın, diye. Ama yok illâ benim olacak. Eğer ben olmazsam hiç dünya olmasın. Ben öldükten sonra tufan gelsin, kıyamet kopsun. Şimdiki bencillik çok kötü bir duygudur.
Hırsızlık da bir nevi bencilliktir. Hep bana olsun. Bu çok iğrenç bir tâbir. Türkiye’nin en büyük hırsızları, en büyük zenginler; bu banka operasyonlarından az-çok haberimiz var. Adamın milyar doları var, o bencillik duygusu onu öyle deli etmiş ki; yâ! onun 15 milyon doları var, mutlaka benim de olması lazım, diyor. Yani bu fakir milleti 5 milyar dolar daha dolandırıp alıyor. İşte delilik. Yâ kardeşim ne yapacaksın bu parayı? Bu, psikolojik olarak da bir gerçektir; bu deliliktir. Bunun dışında şizofren olup da meczuplaşmış, köprü altında yatan insanlar da veli oluyorlar. Çünkü nefis devre dışı olmuş, yemek yemesi kalmamış uyku derdi yok, evlilik derdi yok. Kendisini sisteme adamış, bir kavram olarak resmen deli, veli olmuş. Yani benim 10 milyar dolarım var, bu fakir milletin 5 milyar dolarını daha çalacak kadar deli olacağıma, o köprü altındaki şizofren delilerden olmayı tercih ederim. İşin gerçeği de budur. Çünkü o Cennete gidecek, sorumluluğu bitmiş. Öbür herif Allah bilir belki ahiretteki mahkemeler bile yetmez.
Ben işi duygular bazında tartmaya çalışıyorum. Biz velileri severiz, peygamberleri severiz, büyük siyasileri severiz, ne için? Nefis için... Peygamber bana şefaat edecek, torpil yapacak. Veli; ben darda kaldığım zaman, benim imdadıma yetişecek. Kur’an-ı Kerim’i severiz. Çünkü cinlerin bana musallat olmasını engelliyor. Yine nefis. Sonsuz bir güzelliği ve güzellikleri öldürmüş oluyoruz, çirkinleştiriyoruz. Halbuki gerçek güzellik öyle bir sonsuz ki, benim olmasa da onu sevmeliyim. Gerçek güzellik odur. Biz peygamberleri, velileri, Allah’ı, sonsuzluğu, mükemmel oldukları için sevmeliyiz. Benim için olması şart değil. Çünkü mükemmel diye bir şey varsa, nefis de otomatikman oradan payını alır. Nefsin, onu örümcek gibi kendi ağına alıp öldürmesine gerek yok. Ama nefis örümcek gibi alıyor sindiriyor, mahvediyor onu.
Ve dinsizler niye dinsiz oluyor? Çünkü “kâinatta güzellik yoktur, gerçek yoktur” diyorlar. Allah senin kalbini açmış. Velide güzelliği göstermiş, Peygamber’de güzelliği göstermiş, Allah’ta güzelliği göstermiş, ahirette göstermiş, sonsuzlukta göstermiş. Sen hâlâ niye nefsine kullanıyorsun ki o güzellikleri? Yani gerçek güzellik; nefsanî olmayan güzelliktir. Bir Arap şairi de öyle demiş: “Ben sevgime mukabil bir rüşvet istemiyorum.” Sevgisine mukabil bir karşılık bekleyen sevgi, gerçek sevgi değil. Bunun ismi Pragmatizm’dir, bencilliktir, kötüdür o. Biz ne zaman bu duygu düzgünlüğüne gireriz; “kardeşimin lezzet alması benim için, benim lezzet almamdan daha önemlidir, kardeşimin yükselmesi, benim yükselmemden daha önemlidir, bir güzellik varsa, nefsimin olmaması daha iyidir, çünkü nefsim o güzelliği çirkinleştirir” diyebiliriz, işte gerçek güzellik budur, gerçek sevgi budur. Bizde sevgi deyince; cinsellik, ihtiyaç, menfaat akla geliyor. Kavramlar hepten çürümüş, kokuşmuş böyle. Hakiki sevgi; karşılık beklemeyen sevgidir. Örnek olarak anaların sevgisi verilir. Anne evladına hizmet ederken; büyüyecek de bana bakacak diye değil, içten samimi olarak yapar. Eğer büyüyecek de bana hizmet edecek diye yapıyorsa, yapmasın daha iyi. O da bencillik olur, nefsanî olur. Meselâ: Allah’ı, Peygamber’i, ahireti seviyorsun. Nefsin için seversen, menfaat gelmediği zaman düşman olursun. Ne kadar büyük olursa olsun, düşman olur nefis. Madem ki kendinin değil. Hani derler; “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”, bu anlayış yanlış. İşte bu söz kafirlerin sözüdür. Ben derim ki; bir güzellik olsun kâinatta, küçük olsun ama yeter ki olsun. Bir şey varsa sonsuzdur. Benim olup olmaması hiç önemli değil. Önemli olan olmasıdır. Gerçek İslâmî söz budur. Yeter ki bir güzellik olsun, düşmanımın elinde bile olsa. Dinler arasında da bu var. Güzelliğin kıymeti bilinmediği için, bencilce yaklaşıldığı için; benim dinim, benim Peygamberim, benim Kur’an’ım, benim İncil’im. O onu kötülemiş, o onu kötülemiş. O ona savaş açmış, o ona savaş açmış. Anlamsız, hep nefisten dolayı. Ne Kur’an’da, ne hadiste dindarların birbirleriyle kavga etmesinin hiçbir dinî kaynağı yok, hiçbir delili yok. Kur’anda, gidin Hıristiyanlara, Yahudilere savaş açın diye bir kavram yok. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Yahudiler ile savaşması; anlaşmayı bozdukları içindir, sözlerinde durmadıkları için ve İslâm’ın aleyhinde fitne fesat çevirdikleri içindir. Yoksa bir insan, sırf Yahudi’dir veya sırf Hıristiyan’dır diye öldürülmez, ona karşı savaş açılmaz. Onların da bize karşı savaş açması yanlış. İllâ küçülteceğiz ya. Sonsuz bir din kavramı var, ama bir kaç cümleye indirmeye çalışıyoruz. Yani İslâm’ı 32 şart ile küçülttük. İnsanlığa ebedî bilgi gelmiş, vahiy tarzında; biz onu küçülttük küçülttük, Nasreddin hocanın kuşuna benzettik. İşte 32 farz; tuvalete nasıl girilir, nasıl abdest alınır, nasıl teyemmüm alınır? Bitirdik işi.
Meselâ veliler; Çin’de veliler var, Hindistan’da veliler var, Avrupa’da, Amerika’da var. “Yok, din zaten Ortadoğu’ya gelmiş. Galiba sırf Suriye’ye gelmiş. Galiba o velilerin, Peygamber’lerin çoğu da Türkiye’de... O Velilerin de en büyüğü benim Üstadımdır, benim şeyhimdir”. İşte zulüm. Sonsuz bir güzelliği küçülttük. Peki sonsuzluğa açılırsak ne kazanacağız?
Bütün kemalâtı kazanacağız. Ve velayette, tasavvufta bir kavram var; eylemeden eylemek durumuna geçersin. Allah, hareket etmeden sayısız varlıklar, noktalar arasında koordinatları sağlayıp bu sistemi devam ettiriyor. Sen o sonsuzluğu, o güzel tabloyu, o gerçek varlığı yakaladığın zaman yerini biliyorsun, haddini biliyorsun. Ufak bir dûa ile ufak bir tetikleme ile, yani hiç kendini yormadan, hiç kendini yıpratmadan, delirtmeden bütün kâinatı etkileyebilecek bir duruma geliyorsun. Gerçek varlığı hak ediyorsun, kazanıyorsun. Eylemeden eylemek. Yani yıpranmadan, hırpalanmadan, deliler gibi çalışmadan da insan zengin olabilir, kazanabilir, ebediyetini hak edebilir.
Meselâ; Allah sonsuzdur, ki bir şey sonsuz olduğu zaman bozulmaz, etkilenmez, hırpalanmaz, delirmez, hastalanmaz. Çünkü sonsuz demek mükemmellik demektir. Bir şey mükemmelse ona hastalık gelmez, üzüntü gelmez, korku gelmez. Peki biz bu sisteme nasıl entegre olacağız? Kur’an diyor ki: “Allah’a yaklaşın.” Yani Veli olun. Veli; yaklaşmak demek, Allah’a yakın olan demek. Ve Kur’an’da dört yerde geçer; Allah’a yakın olanların korkusu, üzüntüsü biter, diyor. “Elâ innâ evliyâallahî lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn”. Allah’ın velilerine ne korku vardır ne üzüntü vardır. Yani sen de mükemmelleşmişsin. Türkçe’de veli demek; aslında kâmil insan, insan-ı kâmil demektir. Olgunlaşmış; ne üzülüyor, ne korkuyor, ne acıkıyor. Ama lezzet alıyor. Maddi lezzet tarzında olmasa da lezzet alır. Çünkü lezzet ayrı bir kavram. Yıkıcı tesirlerden korunmuş oluyor. Meselâ biz niye yokluktan korkarız? Bir gün biter diye. Ama sonsuzluğu yakaladığımız zaman o “bir gün biter” kavramı biter. İşte gerçek mutluluk o zaman başlar. Bir gün biter kavramını zihninizden sildiğiniz zaman, bir gün ben de ölürüm biterim düşüncesini sildiğiniz zaman; işte gerçek cennet, gerçek huriler, gerçek ahiret, gerçek gılman odur. Onun için Yunus Emre diyor ki: Birkaç huri, birkaç cennet istemem, bana Seni gerek Seni...
“Sen” dediği sonsuzluk. Çünkü cennet de sınırlı. Cennet dahi sınırlı olduğu zaman çirkin oluyor, bir gün bitecek mi? diyor. Bunun tek çaresi; ferâgat, fedakârlıktır. Yani; başta öz kardeşini sonra akrabalarını, sonra komşunu, sonra şehirlini, en nihayet düşmanını dahi kendine tercih etmektir. Bunu becerdik becerdik. Yoksa insanlık müthiş bir anarşizme, kargaşaya, yıkıntıya gidiyor. Yani hiçbir taş yerinde değil. Sistem şimdi hep içeriye doğru çalışıyor.
Başta bir sır anlatacaktım. Biz boşluktan korkarız, boşluğa düşeriz diye korkarız. Bizim boşluk dediğimiz, yokluk dediğimiz, sıfır dediğimiz aslında gerçek varlıktır. Çünkü yokluk kavramı yok.
Varlık iki kategoridir: Bir kısmı durgundur. Ona biz boşluk diyoruz, sıfır diyoruz, yokluk diyoruz. Ama asıl yoğun varlık odur. Çünkü o ilimdir. Madde ve beden ise o gerçek varlığın köpük haline gelmiş şeklidir. Hani çocuklar banyoda köpük olunca oynarken, gerçek varlık sanıyorlar köpükleri, gidip onunla oynuyorlar. Yani biz de öyleyiz. Köpüğü görmüşüz, gerçek varlık, gerçek güzel şeyler, parlak, ışıklı şeyler diye. Halbuki gerçek varlık alttaki sudur. O orada görünmüyor.
“Çünkü O vardır.” O, orada aynı zamanda sıfırı da temsil eder. Sıfır gerçek varlıktır. Siz de nefis olarak sıfır olursanız bütün sorunlar biter, bütün sıkıntılar biter. “Çünkü O vardır.” Çünkü Allah vardır; her şey vardır, çirkinlik yoktur. Çünkü yokluk, gerçek varlıktır. Ben yok olmaya dünden razıyım, dediğiniz zaman, bütün sorunlarınız biter. “Çünkü O vardır.”
Ve Çinliler uzayın, boşluğun gerçek varlık olduğunu, 3000 sene önce keşfetmişler. Bilimde yeni yeni tespitler var. Basit olarak ifade edersek, günlük hayatta en çok biz şu konuda hata ediyoruz; övülme, sövülme konusunda, para kazanma ve kaybetme konusunda. Gerçi bu tabirleri çok geniş bir şekilde anlatabiliriz. Fakat pratik olarak hepimiz için övülme ile sövülme bir olsun, para kazanmak ile kaybetmek bir olsun. Yani gidin ölü gibi yaşayın, para kazanmayın, hakkınızı, hukukunuzu aramayın demiyorum. Allah namına hakkını da ararsın, iş de yaparsın, görev de yaparsın, ceza da verirsin. Ama Allah nâmına. Adamı hapishaneye de sokarsın, belki adamı kısastan da geçirirsin. Ama hiçbir zaman nefis nâmına olmayacak. Nefis nâmına olduğu zaman iş çirkin oluyor, zulüm oluyor. Bir Hâkim, cellada görev veriyor, diyor ki: “Git bu adamın elini kes çünkü suç işlemiş.” Cellad da o adama kızıyormuş. Gitmiş lezzet alarak, kin duyarak.
Hâkim: “Dur” demiş. “Sen sonsuzluk namına bunu cezalandırmıyorsun.”
Sonsuzluk nâmına bir insanı cezalandırmak güzeldir, bir insana tokat atmak güzeldir. Eğer nefis nâmına olsa, işte o çirkin olur. Hz. Ali (r.a) bir kafiri öldürecekti, kafir ona tükürmüş, o da öldürmekten vazgeçmiş. “Niye öldürmekten vazgeçtin?” diye sorunca; “çünkü tükürdün nefsim kızdı, seni öldürdüğüm zaman nefsim nâmına öldürmüş olurdum” cevabını vermiş. İşte nefis nâmına olursa; sen hacı da olsan, hoca da olsan, profesör de olsan, şeyhü’l a’zam da olsan, kutb-u a’zam da olsan kıymetin yoktur. Hepsi hiçtir, yokluktur, çirkinliktir, fâniliktir. Ama sonsuzluk nâmına olsa; bir bebeğe bir damla su içirmek, bir hayvana bir tabak su içirmek, bir insana küçük bir dua etmek, (hadislerde var) insanı ebedî bir cennete götürür. Aradaki fark odur. Öyle çok büyük işler yapmaya gerek yok. Ve eğer biz Allah nâmına yaparsak, nefis nâmına, bencillik nâmına yapmazsak, o zaman işin iyi olup olmaması, başarılı olup olmaması da bizi ilgilendirmez. Ben Allah nâmına yaptım, başardım, ne mutlu bana. Başaramadım daha çok ne mutlu bana. Çünkü sen sonsuzluğu elde etmişsin. Nefis namına yaptın, başardın; zulüm ettin, başarmadın; Cehennemin dibine gittin. İkisi de kötü. Lezzet bazında; bu sonsuzluk, gerçek varlık olduğu için gerçek varlık insanı mutlu eder, lezzet verir. Niye para bizi mutlu ediyor? Çünkü para, varlığı temsil ediyor. Niye evlilik bizi mutlu ediyor? Çünkü evlilik sayesinde biyolojik olarak varlık elde ediyoruz. Niye güzel yemekler bize lezzet veriyor? Çünkü varlığımıza varlık katıyor.
En büyük nimet varlıktır. Ve bu da sonsuzlukla olur. Sınırlı olan hiç bir şey güzel değil. Sınırlı şeylere sahip olmayın. Seviyemiz ne olursa olsun, yükseliriz, kurtuluruz, rahat ederiz, hiçbir sorunumuz kalmaz. Veli olmadan veli olursunuz. Seyr-i suluklara, tarikatlara, virdlere, nafile namazlara ihtiyaç kalmadan veli olursunuz. Bunun da çaresi: Birisi Hz. İsa (a.s)’ın sağ yanağına tokat vurmuş, o demiş ki; soluma da vur, yeter ki sen kurtul. Birisi sizi 3 metre iterse, siz 5 metre itelenin, diyor. Yeter ki adam kurtulsun. Başkasını kendine tercih ediyorsun. Param kayboldu, iyi ki kayboldu, güzel bir iş. Sistem içinde onun da yeri var. Trilyonlar kazandın; o da bir kavram, şükür ki verdin. Ben güzel bir yemek yerken; “Ya Rabbi! Sen bununla nimet olarak kendini bana hissettirdin, elini öpeyim” diyorum, huzur duyuyorum, lezzet alıyorum. Yakın akrabalarımdan da birisi bana küfrediyor, gene “Ya Rabbi! Sen kendini ne güzel gösteriyorsun” diyorum. Yani bunu hissetmeliyiz. Çünkü her şeyde O görünüyor. O’nun dışında bir şey yok. O’nun dışında bir şey sanmak; o, nefis işidir. O nefistir, göreceli bir varlıktır, göreceli bir filizdir, aşmak lâzım.
Soru: İnsan nefse sahip çıkıyor, ama ruha neden sahip çıkamıyor?
B. Sağlam: Çünkü ruh sonsuzdur, ilimdir. Ruhun aslı ilimdir, ilim de sonsuzdur. 2x2 ilim olarak sonsuzdur. Dünya’nın bütün santimetre karelerinde geçerlidir. 2x2=4 eder, sonsuzdur. Her şey ilim bazında sonsuzdur, somutlaştığı zaman küçülmüş oluyor. Meselâ iman öyle. Allah’a inandın sonsuzluğa inandın. Bak ne kadar güzel bir şey. Ebediyeti hak ettin, yokluğu yendin, ölümü yendin. Ama Allah’ı sınırlandırdığın zaman (Allah’ı bir cisim olarak; uzayda çapı 20 milyar kilometre büyüklüğünde bir şey olarak düşündüğün zaman sınır çizmiş oluyorsun), sınır çizilmiş bir şey ne kadar büyük olursa olsun hiç hükmündedir. Yani ben dünyadaki bütün internet bilgilerini bir anda hafızama kaydetsem dahi; madem ki sınırlıdır, o hiçtir.
İlim bazında öğrendiğin şeyler sonsuz olduğu için güzeldir. Ruh sonsuzdur, ruh güzeldir, Allah’ın parçasıdır demişler (parçasıdır demek yanlış da, Allah da ilim ya, aynı şey aynı kategori) ve ölümsüzdür. Ruhun daracık bir şekil almasına biz nefis deriz. İşte ruh ve nefis aynı şeydir. Araplar aynı manâda kullanır. 2 kere 2 dedik ya sonsuzdur. Bütün Dünya’da, bütün varlıkta vardır. Fakat 4 tane kalemi bir araya getirdiğin zaman, o kalemler mahvolduğu zaman 2x2=4’ün ölmüş olur. Nasreddin hocanın eşeğini araması gibi. Ondan sonra arıyoruz; benim 2x2=4’üm nereye gitti? Her yerde var, adam halâ arıyor.
Meselâ para da öyle. Bütün paralar bizimdir, bütün nimetler bizimdir aynı zamanda. Yani benim yemem şart değil. Ama bunu illâ somutlaştırırsam o zaman ararım benim eşeğim nerede? Bu küçülmüş olur. O zaman çirkinlik olur. Nefisle ruhun ilişkisi odur. Nefis; ruhun somutlaşmış şeklidir. Meselâ güzellik kavramı sonsuzdur. Ben diyorum ki; Ya Rabbi! İyi ki güzellik varmış. Eşin güzel değilse olmasın, önemli değil.
Yani Türkiye’de devlet var, asker var, evler var, ordular var, saraylar var, şehirler var, bunlar benim sayılır. Bana düşen evin çirkin olması Türkiye’nin çirkin olmasını gerektirmez. Benim evim de varsın çirkin olsun. Ben de bir kavram olarak buna katlanayım. İşi yırtarsın. Ama sonsuzluğu illâki benim evim çirkindir, rutubetlidir, otomatik olarak bütün Türkiye çirkindir demek gibi birşey olur. Haksızlık etmiş olursun.
K. Aktaş: Mevlâna’ya bir şey soruyorlar. “Benim gibi olursan onu anlarsın” diyor. Bu sonsuzluk boşluk gibi bir şey, boş bir şey. Meselâ İbn-i Arabi diyor ki: “Allah” içi boş bir kavramdır, onu sıfatları doldurur. Bizim bu sonsuzluğu anlamamız için mutlaka orada bir kıyasın olması lâzım, bir mihengin olması lâzım. Orada nefisten, o şekillerden sürekli bir asıllara dönüş, şekillerden asla dönüş denen bir dönemeç var.
B. Sağlam: Allah’ın sisteminde şöyle güzel bir formül var. İnsanlar onu yapamıyor. “Allah” boşluk derken, yokluk hatırınıza gelmesin. İbni Arabi’nin deyimi ile anlatayım:
Boşluk, gerçek varlıktır. Yokluk dediğimiz hadise; gerçek varlıktır. Ama somut olmadığı için ismini koyamıyoruz. Somut olmayan bir şeyin ismini koyamazsın. İsmini koyamadığımız zaman da bilmemiş oluyoruz. Dolayısıyla biz cahil kalmış oluyoruz. Allah bunu telafi etmek için, nokta görüntüler yapar. Hikmet, ilim, sanat, fizik, kimya, astronomi... Sayısız şekillerde o sonsuz varlıklardan nokta görüntü yapıyor. O noktalar somutlaşıyor, biz de onlara isim koyuyoruz. İşte Hâlık’tır, Mucib’tir, Şâfi’dir, Kerim’dir, Rahman’dır, Rahim’dir. Her isim bir noktanın adıdır, Allah’ın adı değil. Allah’ın adı olmaz, Sonsuzun adı olmaz. Noktanın adı olur. Fakat Allah mükemmel olduğu için, noktaları da sonsuz yapıyor. Meselâ; Allah kendini somutlaştırmış; Küre olarak, Güneş olarak ortaya çıkıyor. Fakat Güneş’i yuvarlak yapıyor. Yuvarlaklık neyin sembolü? Sonsuzluğun sembolü. Yani somut içinde sana sonsuzluğu gösteriyor. Biz öyle değiliz. Türkiye’de kim yuvarlak bir ev, bir saray yaptı ki? Herkes dört köşeli yapıyor. Çünkü bizim imkanlarımız kıt ya, dört köşeliliğe mahkumuz. Allah öyle sonsuz bir güç sahibi ki; somut içinde soyutu gösterebilir. Bir hücre içinde, DNA’da, bir hücrenin DNA’sında sonsuz bilgiyi koyabiliyor. Ne kadar geçmiş-gelecek varsa o hücre içinde vardır. Onun için diyor ki: Sonsuzluktan kaçmayın, somuta da talip olursunuz. Yani eşiniz sonsuzluk ifade ettiği zaman eşiniz olabilir. Ebediyyen bu benim arkadaşımdır, benim yoldaşımdır, benim destekçimdir diye. Yoksa cinsellik için geçici olarak kullanır atarsınız. Ne kadar küçültüyoruz.
Somut içinde soyutu göreceğiz, soyut içinde somutu göreceğiz. İki kere ikiyi her yerde göreceksin. Nerede 4 tane çubuğu görürsen o sonsuz formül burada da var dersin. Ve ara sıra o çubuklara siz de sahip olacaksınız. Zaten insan, hiçbir zaman çubuksuz da kalmıyor. Elhamdülillah bu gün de 4 tane çubuğum var dersin.
K. Aktaş: Yani soyut içinde somutu, somut içinde soyutu.
B. Sağlam: Ölçü odur zaten. Bölücülük yok, ayrıştırmamak lazım. Somut ayrı soyut ayrı değil. Dünya ayrı ahiret ayrı değil. İşin kötü tarafı; bir noktada boğulup öbür boyutu kaybetmek. Ebediyeti, sonsuzluğu kaybetmek.
Meselâ hastalıklar, sıkıntılar neden olur biliyor musunuz?
Dar bakıyoruz, dar bakarken oradaki güzellik ve denge ruhumuzda yansımıyor. Ruhumuz ise dengeli, güzel. Ondan sonra ben burada depresyona giriyorum, çıldırıyorum ve diyorum ki; çirkinlik niye var? Ya çirkinlik yok. Ben dar noktadan bakmışım, dar noktadan denge görünmemiş. Vücudum, bilgisayarım onu öyle algıladı, çirkinlik diye algıladı. O çirkinliği benim ruhuma mâl edinceye kadar, benim sistemime, kendime adapte edinceye kadar ben sancılar çekiyorum, sıkıntılar çekiyorum. Dert dediğimiz, çirkinlik dediğimiz bu. Sen sonsuz çerçeveden bakamıyorsun, dar noktadan bakıyorsun, çirkin, dengesiz görüyorsun, o sistemi. Absorbe edinceye, sindirinceye kadar sıkıntı çekiyorsun. Yani o, resmen psikolojik olarak vücuduna bir şişin batması gibi bir şeydir.
Ama bir insanın yüz güzelliği; koordinatları kurarsan...
Biz ne dedik? Ruh da Allah da ilimdir. İlmin somut şekli; koordinatları kurarsan, Türkçe’si odur. Koordinatları kuramadığınız zaman her şey çirkin olur, sonsuzluğu yakalayamazsınız. Biz hep noktaya bakarız. O noktanın nereye baktığına bakmıyoruz. Sonsuzluk koordinatları kurmaktır.
Soru: Şöyle diyebilir miyiz? Zıtlıkları yakalayıp da doğru yolu, orta yolu bulmak demektir, diyebilir miyiz?
B. Sağlam: Ben bir ara çok derdim: Ya Rabbi! Sol eli niye vermişsin, soldur, felç gibi bir eldir, çalışmıyor. Sonra anladık ki; sol el olmazsa sağ elin kıymeti yok. Sonra birleştirdik. Sağ da bitti sol da bitti. Sadece “O” kaldı. “La Mevcude İllâ HÛ” Onlar hep geçmek içindir, kavram içindir.
...
Soru: Bencilliği besleyen kaynak nedir?
B. Sağlam: Allah, insanları ve hayvanları yaratırken vücutlarının devam etmesi için bir sistem kurdu. Kendisine lâzım olan şeyleri alsın, lâzım olmayan şeyleri atsın. Sistem böyle bu kadar güzel. Sana lâzım olan şeyleri alacaksın lâzım olmayan şeyleri atacaksın. Fakat bu duygu ajite olduğu zaman “hepsi benim olsun” diyorsun. O zaman sistemi çökertiyoruz, sistem devam etmiyor, bu sefer çöküyor. Bencillik duygusu odur. O içeri çekme duygusunun şeyidir. Yani günde 1 kg yemek yiyeceğine Türkiye’nin bütün ambarlarını yemeye çalışıyorsun. İşte o zaman büyük bir zulüm olur.
Soru: Bencilliğin kaynağı nedir?
B. Sağlam: Bencillik; bir dengesizliktir. Allah da buna izin veriyor. Çünkü gaye imtihandır, varlığa varlık katmaktır. Bencilliğini yenen insanların yani şehitlerin, Peygamberlerin, velilerin, sonsuzluğu yakalamış insanların bir şey olabilmesi için bencil insanların da varlığı olması lâzım. O film içinde onların da rolü var.
Soru: Buna kendi nefsini besliyor diyebilir miyiz?
B. Sağlam: İç dünyamızda nefis bencildir, ruh sonsuzdur. Bunun dengesini sağlayacaksın. Hep ruhanî olsan, o zaman ölürsün. Ama ara sıra gidip: “Bakkal efendi! Bu ekmek benim hakkımdır” diyorsun, 5 lira çıkarıp veriyorsun. Orada bencilce iştir, ama güzel bir şeydir. Yani her bencilce iş kötü değil. Bakkala gidiyorsun diyorsun ki: Bu ekmek benim hakkımdır, 5 lirayı al diyorsun. Bak çektin içine. Ama Türkiye’nin bütün ekmekleri benimdir, benden başka hiçkimse aç değildir dediğin zaman çılgınlık olur.
Soru: Hz. İsa(a.s)’ın kendini fedâ etmesinden bahsettiniz...
B. Sağlam: Bütün Peygamberler öyle...
Soruya devam: Ama Kur’an’da öldürülmedi, kendi katına yükseltildi diyor. Bu söylediklerinizin kaynağı nedir?
B. Sağlam: Biz bu konuda bir kitap yazdık, kitabımız çıkacak. Hz. İsa(a.s) öldürüldü. Kur’an’ın öldürülmedi demesi şu; şehitler gibi ölmedi. Nasıl şehitler maddeten, nefsen ölüyorlar. Ama gerçekten ölmüyorlar. Hz. İsa(a.s) da nefsen öldü. Ruhu ebediyeti, hakikati yaşadı. Müslümanlar o konudaki âyeti yanlış yorumluyorlar. Sonra da Hıristiyanlar ile boşu boşuna kavga ediyorlar. O mesele yanlış.
...
Ben bazen Kubilay’ı eleştiriyorum. Ama eleştirirken onu batırayım, yerin dibine girsin diye değil. Kubilay’ı nasıl biraz daha yükseltirim diye eleştirebilirim. Üstad Bediüzzaman ona “mecazi adâvet” der. Yani şeklen hafif düşmanlık gibidir. Ama o aslında sevgidir. Bir babanın evladını hafif uyarması, kınaması nefis nâmına değil. Bir şey nefis nâmına değilse sen adama tüfek de dayasan güzeldir. Yeter ki nefis nâmına olmasın. Ama nefis nâmına olsa “ben öyle insanım ki; yetmiş kişiyi namaza başlattım.” Al işte yetmiş kere cehennemin dibine gittin. Nefis namına olmayacak.
Kendini üstün görmek de bencilliktir. Çünkü üstünlük yok. Sonsuzlukta aşağı yukarı, dar, sınır yok. Üstün görmek; sonsuzluğu küçültmektir. O da suçtur. Ben niye üstünüm ki? İki tane varlık yok ki biri diğerinden üstün olsun. Bir sistem var, bir sonsuzluk var. Ben o sistemi kendi küçük sistemime indirgediğim zaman, ben de en üstünüm dediğim zaman işi bitirmiş oluyoruz, öldürmüş oluyoruz.
Dindarlar çoğu zaman resmen ibadet ettikleri tanrıyı bu şekilde öldürüyorlar. Nefis nâmına dindar olacağımıza dinsiz de olsak olur. Çünkü aynı kapıya varıyor. Aynı şeydir ama ismi değişik.
Donukluk İslâm’da yok. Bilgisayar teknolojisi bir programdır, bir pakettir. Fakat programın mayasında ikili yapı var. 0-1 sistemi. O 0- 1 sistemi işin çalışmasını arttırır, bereketlendirir.
Vahiy, Allah’ın güzel bir ikramı, güzel bir paketi iken onun içinde dahi ikili yapı var. Fizik ve metafiziği içeriyor ki verim ve gelişme artsın. Geçmiş fiil olarak, “avhayne” kelimesi 24 kere geçmiş fiil olarak Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in 24 seneye yakın vahiy aldığına işarettir. “Evhayne” biz sana vahyettik, Kur’an’da 24 kere geçiyor. Ve Hz.Peygamber, 24 seneye yakın tam 24 değil de yakın, Allah’tan vahiy aldı. Sebeplerle ifade ediyor, evhayna. Çünkü vahiy sadece mucizevi, keramet, olağanüstü bir şey değil. Tabiatın içinde kâinatın içinde yeri var. Yani vahiy bir yere geldiği zaman her şeyi ilgilendiren bir şeydir. Sadece özel bir ikram değil. Onun için sebeplerle beraber biz vahyi gönderdik diyor.
“Evha” müfred olarak, direkt Allah’a isnad edilen şekilde 8 kere geçmiş. Semaya vahiy, Ay’a vahiy, Hz. Musa(a.s)’ın annesine vahiy. Onlar olağanüstülük, olağanüstülükler 8 kere geçmiş. Bunların hepsi de olağanüstü. Sekiz kere sekiz de Risale-i Nur’da gaybilik, metafizik âleme işarettir. Yani metafizik âlemden gelen özel nimetler; “evhâ.” 18, 8 ve 28 Risale-i Nur’da gayb âlemlerinin işaretleridir. Risale-i Nurda o numaralardan biz onu bulabiliyoruz. 8,18 ve 28’ler cennetin ve gayb âleminin sembolüdür. Meselâ dünyada Hz. Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gönderilen gelen vahiyler “evhayna” ile bildirilir. Biz sana vahyettik. Miraçta gelen vahye; Rabbi O’na vahyetti diyor. Miraç olağanüstü bir durum ya. Orada yine mucizevi bir ifade var. Bir yerde “evhaytü” diyor; ben havarilere vahyettim. Yani “ben,” Allah, kendini somut bir şekilde gösteriyor. Kur’an’da; ben havarilere vahyettim diye bir âyet var. Ve Allah somut bir şekilde kendini ortaya koyuyor. Çünkü Allah havarilere vahiy göndermedi. Hz. İsa(a.s) zaten Allah’ın onlara gelen vahyiydi. Somut bir vahiy yani. Onun için somut örneği. Kipte somutluk var. Bir kere geçiyor, İsa bir tane ve havarilere o vahyetti o bildirdi her şeyi.
Geniş zaman “nûhî” yani her zaman vahyediyoruz mealindeki kelime 4 kere geçmiş. Yani zaman üstünden, dördüncü boyuttan vahiy aktiftir, geliyor geçmiş ve geleceği kuşatacak şekilde. Dört 4.boyuta bakar. Bir nükte daha şudur: Diyor ki; Kur’an’da anlattıklarımız gaybın haberleridir. Biz onu sana vahyediyoruz. İnceliğe bakın; gaybın haberleridir, biz o haberleri sana vahyediyoruz demiyor. Biz o gaybı sana vahyediyoruz. Yani Kur’an tarih kitabı değil. O, haberleri anlatmıyor. O metafizik dünyada görünen malzemeyi Hz. Peygamber’e uygulattırıyor Kur’an, onu yaşattırıyor. Onun için o haberleri vahyediyoruz demiyor, o gaybı sana vahyediyoruz. Tekil zamir var, gayb tekildir. Haberler ise çoğuldur. Çoğula gitmiyor, tekil kelimeye gidiyor, Nûhiyhî Nûhiyhâ demiyor. Onu sana vahyediyoruz. Bir yerde nuhiyhâ demiş. Aynı kipte, “biz o haberleri sana vahyediyoruz.” Evet, Kur’an bir açıdan tarih kitabıdır da aynı zamanda. Yani o haberlerin doğruluğunu da veriyor. O bir kere geçmiş, öbürü iki kere geçmiş. Yani asıl faktör; o gaybın yaşanılması, yaşatılmasıdır. Bütün maziler 33 kere geçmiş. İslâm’da 33 mübarek bir sayı. Tesbihatlar, ibadetler, tahmidatlar, Risale-i Nur’daki sayılar, hep 33’lüdür. Yani vahiy mucizedir, olağanüstü bir ikramdır. Edilgen şekli 10 kere geçmiş. Yani kim vahiy gönderdi yazmıyor, vahyedildi diyor. Niye edilgen şekilde veriyor? Belli ki Allah ediyor. Ama niye edilgen şekilde veriyor? Yani vahiy öyle, bir çiçek öyle bir meyve öyle harika bir şeydir ki; kimin gönderdiği belli olmasa dahi o kendi yazarını, kendi sahibini söyler, açıklar. Gerek yok yani.
10 sayısı mükemmelliği temsil. O kadar mükemmeldir ki vahiy, kim onu gönderdi, kim onu söyledi belli oluyor. “Vahyedildi” diyor. “Vahyettik” demiyor da “vahyedildi” diyor. 33+10=43
43 yaşı Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in vahyi sürekli almaya başladığı yaşıdır. Hem edilgen hem etken şekliyle, gece gündüz vahiylerin akmaya başladığı senedir. 43 yaşı.
Muzariler 12’dir geniş zamandır. 12 düzeni ifade eder, düzenin sembolüdür. Geniş zamanda vahiy sürekli düzeni ifade eder.
Bahaeddin SAĞLAM.
Konuşulanların hatırda kalması için biz her sohbetin başına bir kısa cümle koyarız. Bu günkü başlığımız şu: Çünkü O vardır...
Bu cümleyi biz tam anladığımız zaman, inanın ki sorunlarımız, sıkıntılarımız, cehaletimiz, yanlışlarımız hepsi dışlanır ve telafi edilir, elenir. Rahatlarız yani. Yalnız bu başlığı iyi yaşamak lâzım.
“Çünkü O Vardır.” Ne demek Çünkü O vardır? “Madem O vardır, ben olmasam da olur” diyebilmek, bunun özeti aslında. Madem O vardır ve O bir realitedir, gerçektir, ben olmasam da olur, çirkinlikler olsa da olur, yanlışlar olsa da olur, eğri şeyler olsa da olur, eksiklikler olsa da olur, hepsi güzelleşir. Madem O vardır, Çünkü O Vardır, dolayısıyla bütün bunlar oturuyor, güzelleşiyor, hadise normalleşiyor. İnsan, huzur ve saadet duymaya başlıyor.
Bu bilgi Ahmet Hilmi’de var. Sırf Ahmet Hilmi demek yanlış olur aslında. Bediüzzaman’dan tut tâ Beyazid-i Bistami’ye kadar, bütün İslam mutasavvıfları bu meseleyi hep yaşamışlar, formüle etmişler. Yani Madem O vardır, Çünkü O vardır, dolayısıyla çirkinlik yoktur, kötülük yoktur, yanlışlık yoktur, eğrilik yoktur. Her şey yerli yerinde ve her şey güzel ve her şey nimettir. Ve her şey kaliteleşmeye başlıyor.
Biz işte o romanı bu programda anlatmak isterdik. İnşallah başka bir programda anlatırız. Ahmet Hilmi’nin romanı felsefe tarihinin en zirvesi sayılır. Yaşanılmış bir romandır, hayalî bir roman değil. İnşallah biz o romanı, müteşâbih yani derin kelimelerini yorumlayarak bir nevi özet tarzında bir sohbet yapmaya çalışacağız başka programda.
Şimdi o programın bir altyapısı olarak bugünkü sohbetimiz; Çünkü O Vardır, madem O vardır, dolayısıyla ben olmasam da olur. Ve O olduğu için de çirkin, kirli, yanlış diye bir şey kalmıyor. Bu başlığın iki boyutu var:
Bir, felsefî boyut; işte, Allah nasıl bir varlıktır? Kâinat nasıl bir varlıktır? Ben nasıl bir varlığım? O meseleye girmek çok uzun sürer ve çok da anlamsız olur. Biz daha çok Çünkü O Vardır, sözünün ahlâkî ve yaşantı boyutuyla ilgileneceğiz. Yaşanılan boyutu ile ilgileneceğiz ki bu kısmı çözdüğümüz zaman, öbürü kendiliğinden anlaşılır. Daha felsefe yapmaya, tartışmaya, lak laka yapmaya gerek kalmıyor. Birincisi önemli, yaşamak önemli. Dini bilmekten daha önce dini yaşamak önemli. İslâm emirlerini bilmekten önce yaşamak önemli. Zaten bütün sorunlarımız, bu işlerin yaşanılmamasıdır. Ahlâkî bazda, pratik bazda yaşanılmamasından kaynaklanıyor.
Şimdi şöyle bir soru sorulabilir: Yani Madem her şey O’dur. O varsa her şey güzeldir. Biz olmasak da olur. Peki bizi niye yaptı?
Bizi görev için yaptı.Yani meselâ şöyle bir görev; çekirdeği ekersin toprağa, gövde verir, filiz verir, dal verir, budak verir, meyve verir. Meyvesi bittikten sonra artık o diğer alt bilgilerin, alt katmanların varlığına gerek yok. Hatta var kalırsa sistemi bozar. Çünkü görevini görmüş bir iş halen duruyorsa, o iş yanlıştır. Şöyle, hani bir film çekmek için set yapıyorlar. Film çekildikten sonra bu seti bozuyorlar, bozmak zorundalar. O setlerin orada kalmasının bir anlamı yok. Hadise şöyledir: İnsan yaratılır, çocuk olarak yaşar, nefis itibari ile nefis sahibi olması lazım. Yani çocuk, ne kadar nefsi kuvvetli ise, ne kadar nefis sahibi ise, o kadar zeki ve kaliteli bir çocuk olur. Ta ergenliğe gelir, nefsinin küçük olduğunu, sınırlı olduğunu anlar. Git gide o nefis görevini görür ve başka sonsuz mertebelere çıkar ve nefsin o daracık, küçük varlığının bir anlamı kalmaz. Nasıl hububat filiz verdikten sonra filizin belli bir görevi var, filiz işi bitirir, filiz çürür gövde ortaya çıkar. Nefis de öyledir, belli bir görev için yaratılmış sınırlı bir mahluktur, dar bir mahlûktur. İşi bittikten sonra devre dışı olması lazım. İşte devre dışı yapılmadığı için ve görevi gereği gibi yapılmadığı için sistemi tıkatıyor. Bütün kötülüklerin kaynağı budur: Nefsin görevini yapmaması, hedefine doğru gitmemesi. Ve bir zaman sonra kendini devre dışı bırakmaması. Ama Allah sistemi devam ettiriyor. Çocuklara nefis verir, bencillik verir, “ben” verir sonra o gittikçe küçülür küçülür, ergenlikte, olgunlukta hepten silinir. Ve en sonunda ölümle bitmiş olur, nefis ölür. Nefis ölüyor, ruh ölmüyor. Ve ölümden korkan da nefistir. Çünkü kendisi gerçekten ölüyor. Onun için bizim nefsimiz de ölümden korkar. Ruh ise mutlu; “ben, sonsuz varlığa kavuştum” der.
Bu günkü bu sohbeti başta özetlersek, şu: Nefsin yeri, görevi nedir? Yaptığı yanlışlar nedir? Ve bunun dışında, biz nasıl nefsin tahakkümünden, sıkıntısından kurtulup, sonsuz ve hakiki varlığı, saadeti, nimeti kazanabiliriz, elde edebiliriz? Yani bu mesele etrafında, bazı başlıklar olarak konuşmaya çalışacağız. Yani gidin intihar edin, nefsinizi öldürün, demiyor. Nefsin de bir görevi var; yiyecek, içecek, çocukluğunu yaşayacak, evlenecek, çocuk sahibi olacak. Ama hep yolda kalmamak, hedefe varmak lâzım. Hedefe vardığın zaman o yolculuk eşyalarını halâ sırtında taşımanın bir anlamı yok.
Ve bunun ilk şeyi, İslâm tarihinde, dinler tarihinde eskiden beri büyük insanlar var, İslâm tarihinde bildiğimiz bir nokta çok önemlidir. Hendek savaşında 12 000 tane müşrik kafir ordu geliyor. Müslümanlar 3 000’e yakın kişidirler. İmkanlar yok gibi Müslüman’ın elinde.Ve plân proje yüzde yüz o 3 000 insanı imha etmek. İşte haber veriliyor sahabelere: “Bu kez kesin kes öleceksiniz” deniliyor. Onlar; “iyi ki öleceğiz” diyorlar, “Allah sonsuz varlıktır, O var” diyorlar, “Madem O sonsuz varlıktır, bizim ölüp ölmememiz bir anlam ifade etmez, biz dünden razıyız ölmeye” diyorlar. Cuş-u hüruş’la istiyorlar. İşte “Hasbünallahû ve nime’l vekil” âyeti, o zaman inmiş. Onlar ki kendilerine; “işte insanlar sizi yok etmek için geldiler” diye haber salındığında, onlar sevinerek; “Allah bize yeter, en iyi sahip, koruyucu O’dur” dediler. Bu çok ciddi. Yani bir teori değil. Hendek savaşında yaşanan yüzde yüz yaşanılan bir ölüm denemesi. Bak sahabeler, nefsini devre dışı bırakabildiler, eğer sahabelerin nefsânî boyutu olmuş olsaydı, bencillik etmiş olsalardı; benim yaşamım ne olacak, benim çoluk çocuğum ne olacak, benim okulum ne olacak, benim servetim ne olacak deselerdi, ölümü istemezlerdi. Ama hepsi, 3 000 kişinin çoğu, tek kelime ile ölümü severek istediler. Bak, nefis yok. Nefis devre dışı olduğu için Cenâb-ı Hakk’la temâsa geçildi. Çünkü ruh, Allah’la temasa geçiyor, sonsuz ve hakiki varlığı yakalıyor. O sözden sonra hiç beklenmedik bir şekilde öyle bir fırtına olmuş ki Medine’de, o müşrik askerleri, 12 000 asker kaçmak zorunda kalıyor. Ve Müslümanlardan şehit düşen bir iki kişi hariç hepsi, burnu kanamadan kurtuluyorlar. Ve ondan Hz. Peygamber (s.a.v.) demiş: “Bu günden itibaren daha onlar bize saldıramayacak, biz bu sefer saldıracağız.” Ve tarih aynen bu sözü tasdik etmiş. Bakın bitiş noktasında şeyler başlıyor, bunu bir yere yazabilirsiniz. Bütün başarılar ki, bunu filmlerde de görüyorsunuz, gider gider ha bitti ha bitecek derken, tam orada dibe vurur ve son süratle yükselir. İşler büyümeye başlar, gelişmeye başlar.
Üstad Bediüzzaman, bu manâ için bir Risale yazmış; 4. Şua, Risale-i Nur’un özetinin özetinin özetidir. Risale-i Nur’da iki söylem var: Bir, kelâm söylemi; işte Allah var mıydı, yok muydu? Allah neredeydi? Ne yapıyordu? Nasıl oturuyordu? Nasıl yemek yiyordu? gibi o anlamsız tartışmalar var Kelâm’da. Bir de tasavvuf söylemi var. Zaten Allah görünüyor. “La Meşhude İllâ hû, La Mevcude illa hû.” Her yerde O var. Biz O’nun görüntü noktalarından başka bir şey değiliz, bu da var Risale-i Nur’da. Ehl-i hakikat için bunu gizlemiş biraz Üstad. Onlar zekidir, velidir diye. Dinsizliği susturmak için de kelâm literatürünü kullanmış. Ama Nurcular halâ kelâm literatüründe kaldılar. Yetmiş senedir; Allah var mıydı yok muydu? Yâ bu işi biraz ilerletin! Hâlen ordayız; var mıydı yok muydu? Bilgi oluşmuyor.
Ve Üstad bu meseleyi düzeltmek için en son yazdığı eserlerinden biri olan 4. Şua’yı 64 yaşında yazmış. Hasbiye Risalesi, “Hasbünallahu ve nime’l vekil” ayetinin, sahabelerin söylediği o âyetin tefsiridir. Şöyle bir cümle geçiyor içinde: Allah’ın benim Rabbim olduğunu, benim sahibim olduğunu, beni terbiye ettiğini, benim olmadığımı itiraf ettim diyor. Zaten Bediüzzaman küçüklüğünden beri veli idi, 64 yaşında bunu söyleyebilmiş. İşte nefsini tam devre dışı bırakıp Yâ Rabbi! ben olmasam da olur, diyebildi. Şehitler niye yüce, o meseleye sonra geleceğiz.
Ve bu konuda hem Üstad Bediüzzaman’ın bir sözü var, hem de nefsini tanrılaştırmış bazı firavunların kullandığı bir söz var: “Başkasına boyun eğmem.” Bu sözü aşağı yukarı hepimiz de söylüyoruz. “Ben kimseye boyun eğmem, kendi kendime yeterim.” Bu sözün iki şekli var: “Başkasına boyun eğmem: Yani öyle sonsuz bir Allah, bir varlık, bir nimet, bir sonsuzluk, bir ahiret var ki; küçük menfaatler için, küçük lezzetler için kimseye boyun eğmem.” Böyle diyenler var, bunlar doğru söylüyor. Yüzde yüz haklıdırlar. Bir de; “ben zaten kendi kendime yeterliyim, param var, pulum var, servetim var, güzelliğim var, devletim var, kimseye boyun eğmem.” İşte bunlar yalancıdır. Allah bunların burnunu yere sürtmek için öyle zor durumda bırakıyor ki, “yanlış yaptık” diyorlar. Nefis adına diyorlardı ya. Allah nâmına desen ki; “kimseye boyun eğmem” en büyük veli olursun, en büyük Tevhid mertebesini yaşarsın. Ama nefis nâmına, “ben kimseye boyun eğmem, kendi kendime yeterliyim” dedin mi; Allah o yalanı senin burnundan getirir, sürte sürte, seni hasta ettire ettire… Herkese de dilenci olursun. Aslında ruhunda zaten dilencidir de, maskeliyor kendini. “Münafık” demek; maskeli demek. Yani içi ayrı dışı ayrı. İnanmayan insanın içi korkaktır. Bir menfaat için herkese de kul köle olur. Ama dışında kendi enâniyetini tanrı yapmak için, “ben kimseye boyun eğmem” der.
Çünkü sonsuzluğu yakalamayan bir insan, mutlaka ve mutlaka yokluğa mahkumdur. Yokluğa mahkum olan bir insanın da korkuyu yenebilmesi mümkün değil. Şimdi sana deseler ki; on katrilyon bir para sana bir yerden gelmiştir. Önce insan biraz inanmaz, “ne yapacağım, çok para” der. Ertesi gün, “iyi olur yâ ben bunu kullanayım” der. Üçüncü gün de der ki: “Yâ keşke 20 katrilyon olsaydı.” Çünkü 10 katrilyon da sınırlı. Bir şeyin sınırlı olması faniliğini gösterir, isterse 100 katrilyon olsun, isterse trilyon dolar olsun. Madem sonu var, orada nefis korkar: “Ben bir noktadan sonra yok olacağım” der. Nefis yine sıkıntı yapmaya başlar. Gene komplikasyonlar olur, sıkıntılar olur, depresyonlar yaşamaya başlar. Onun için, korkuyu yenmek için, mutluluğu tatmak için, sonsuz varlığı elde etmek için; Allah’a bağlanmaktan başka bir çare yok. Çünkü sonsuz olan sadece Allah’tır. Ayette var ya: “Kalpler ancak O’nun zikriyle mutmâin olur, tatmin olur, rahat eder.” Neden? Çünkü sonsuzdur. Sonsuzluk dışında, yani sanmayın ki Kanuni Sultan Süleyman, dünyanın bütün padişahlığı ile rahattı. Çünkü düşünüyordu: “Ben 40 sene sonra öleceğim. Yarın düşmanlar benim ülkemi işgal edecek.” Bak sınırlı. Ne ki sınırlı ise, sayılarla ifade edilebiliyorsa, işte o yok. O seni mutlu etmez. Çünkü o, sana “çünkü O vardır” dedirtmez. Tek sonsuz varlık Allah’tır (c.c).
İnsanın mutsuzluğunun sebebi; kâinatta üzücü ve çirkin olaylar görmesidir. Bu üzücü ve çirkin olayların temelinde ise nefis yatıyor. Nefis, küçücük bir alandır. Dar görüyor ve dar gösteriyor. Dar görüp dar gösterdiği zaman, çirkin oluyor hadise. En büyük mesele dahi çirkinleşiyor. Dolayısıyla etrafında sürekli çirkinlikler yaşayan bir insan oluyorsun. Otomatikman hasta oluyorsun. Yani elinde değil. Bütün çirkinliklerin anası; nefistir. Nefsini devre dışı bırak, sonsuzluğa kavuş; çirkinlik diye bir kavram sözlüğünde kalmaz. Hastalık diye bir kavram sözlüğünde kalmaz. Açlık, tokluk, övülme, sövülme diye bir kavram kalmaz, hepsi eşit olur senin için. Ve bunun da yolu, daracık nefsi yenebilmek. Bu sözü çocuklara anlatmak anlamsız olur. Çünkü çocuklar bunu anlamaz. Çocuklar zaten rahattır, sistemin içindedir, onların nefislerinin olması iyidir. Gelişmeleri lazım, filizdirler onlar. Ama 25 yaşına gelmiş, 20 yaşına gelmiş, aklı ermiş, imanı, dini, felsefeyi öğrenmiş bir insanın da hâlen nefis çerçevesi içinde düşünmesi çok acı ve çok yanlıştır. Ve bütün çirkinlikleri doğuran bir kuyudur o nefis.
Ve adama anlatıyorsun elli saat, yüz saat, on sene, yirmi sene; Allah böyle sonsuzdur, böyle güzeldir, gerçek varlık O’dur, biz şekiliz, Allah o şekli bizim için ebedileştiriyor, O’na dayan, sonsuzu yakala. Yarım saat sonra: “e ben ne olacağım?” diyor, nefis daracık düşündüğü için. Gidin deneyin. Nefsini aşamayan bir insana, Kur’an’ı da okutun, Tevrat’ı da okutun, Zeburu da okutun, İncil’i de okutun, bir şey değişmez. Ertesi sabah der ki: “Ya ben ne olacağım?” Nefis, fedakârlığı tatmıyor, fedakârlığı bilmiyor, sonsuzluğu bilmiyor. Bir çirkin hadiseyi gördüğünüz zaman, bilin ki o, nefisten kaynaklanıyor. Çünkü nefis dar gösteriyor, çirkin gösteriyor. Öyle bir hastalığın çaresi; Tevhid’dir. Yani sonsuzluğa açılmaktır. Ve sonsuzluğa kavuşmanın bir yolu da; Hz. İsa (a.s)’ın İncil’de, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve sahabelerinin yaşadığı gibi başkasını kendine tercih etmektir. Örneğin, en küçük şey budur. Ben ne zaman Kubilay’ın menfaatini, saadetini, mutluluğunu kendi saadetimden, mutluluğumdan daha çok düşünürsem, tercih edersem işte o zaman o daracık kuyudan kurtulmuş olurum. Yavaş yavaş sonsuzluğa doğru kanatlanmış olurum. İslâmiyet zaten budur.
Dar düşündüğümüz zaman, Allah’a inanmak da çirkin bir şey olur. Size bir düşünme denemesi yapabilirim. Şimdiki bütün Müslümanlara, Hıristiyanlara, Yahudilere gidin: “Siz nasıl bir Allah’a inanıyorsunuz?” diye sorun.
-“İşte, bir kâinat var, nasıl çalıştığı belli değil, rastgele mi, düzenli mi, biraz şüpheli, tartışmalı” diyor.
İnandığınız Allah nerede?
-“Vallahi pek bilmiyorum. Ama uzayın bir köşesinde bir şey vardır,” diyor. Bak küçülttü hadiseyi. Sonsuz saadeti, sonsuz varlığı, sonsuz güzelliği kâinattan kopardı, uzaklara oturttu, belirsiz bir hâle soktu, bitirdi o işi.
En büyük mesele olan Allah’a iman meselesi; en çirkin hâle geldi. Böyle bir inanç da dinsizlikten daha iyidir (yanlış anlamayın).
Çünkü dinsizlik; sırf nefistir. “Tanrı benim” diyor. Dinsiz diyor ki: Nefis Tanrı. O çok ?. O, yarım metreye, öbürü hiç olmazsa uzayda birkaç milyar km ötesinde bir yere oturtuyor. O biraz daha büyük, biraz daha işe yarıyor. Nefis, hepten dar. Kafir’in durumu öyledir. Kâfir ne kadar zeki olursa olsun, ne kadar dâhi olursa olsun, onun dünyası; elli santime elli santimdir, nefsidir. Ötesi bir şey yok onun dünyasında.
Biz Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, dindarlar eğer ateistlerden daha üstünsek; hani o uzaklarda inandığımız bir Tanrı var ya; çapı belli değil tam. Belli olmadığı için nispeten daha iyi duruma geçiyoruz. Ve Müslümanlar için de, dindarlar için de (Hıristiyanlar ve Yahudiler de dahil) en kötü bir durum; kendisi Allah’a kul, hizmetçi olacağı yerde, Allah’ı kendisine hizmetçi yapmasıdır. “Allah’ım niye vermedin? Ben kaç senedir bunun için çalışıyorum, ben böyle istedim.” Yani resmen Allah’ı hizmetçi gibi kullanıyoruz. Bencil ya nefis. Nefis aynen öyle. Merkez çekimi; hep içeri çekiyor, hep küçültüyor, hep yok ediyor. Halbuki verdiğin zaman, hep sonsuzluğa açılıyorsun, hep güzelliğe açılıyorsun. Allah gibi sonsuz bir varlığı, nefsânî hale getiriyor, nefsi için kullanıyor. İşte diyor ki: “Ben O’na namaz kılayım, O benim ders notlarımı iyileştirsin, bana iyi de bir koca nasip etsin, iyi bir eş nasip etsin.” Hep menfaate yönelik. İşte buna ihlassız ibadet denir ki, makbul değil İslam dininde.
“Elâ lillahu dinü’l hâlis” halis din, art niyetsiz yani katıksız din Allah’ındır. Katıklı, art niyetli din Allah’a gitmez, diyor Zümer sûresi 3. ayette. Hâlis olacak. Çünkü hâliste renk kalmaz, kayıt kalmaz, bağlantı kalmaz, sonsuzluğa açılıyorsun. Yani işin özeti şudur: Ne ki seni sonsuzluğa götürüyorsa, o güzelliktir, gerçek varlıktır. Ne ki seni nefse çekiyorsa işte o da boğulmadır, yokluktur.
Ben bu gün sizi trilyoner de yapsam. Eğer bencil bir niyetle yapsam, siz bana şükretmezsiniz. Ama hepinize 1 milyon versem iyi niyetimden, fedakârlığımdan; şükredersiniz. Bencillik çok kötü bir duygu. Ve bunu kırmak için önce, Hz. İsa (a.s) demiş ki; düşmanınızı, Hz. Peygamber (s.a.v.) demiş ki; komşunuzu kendinize tercih etmelisiniz. Hepsini de uygulayabilirsiniz. Biz öz kardeşimizi dahi kendimize tercih edemiyoruz. Niye ona çok miras gitti, bana az geliyor. Niye o çalışıyor, ben çalışamıyorum. Niye babam onu daha çok seviyor, beni sevmiyor. Bak, işte nefsânî sözler bunlar. Bunun bir anlamı yok. İyi ki anam babam, kardeşlerimi benden daha çok seviyor. İyi ki benim dostum, komşum benden daha çok zengin demeliyiz. İslâm budur.
Maddi lezzetler, günâhlar, zulüm, putperestlik niye çirkin gözükür? Çünkü işi küçültüyor. Meselâ; sonsuz bir lezzet alma kabiliyetin varken, işte bütün lezzet kabiliyetini; nasıl güzel bir yemek yerim, nasıl güzel bir evlilik yaparım noktasına indirdiğin zaman sonsuz nimeti daracık bir nimet haline getiriyorsun. Ve orada onu öldürüyorsun, defnediyorsun. Dolayısıyla suç işlemiş oluyorsun. Suç işlediğin için de ceza çekiyorsun. Ölçüsü budur.
Müşrikler Allah’a inanırdı. Hepsi de bir Tanrı’ya inanırdı. Tanrısızlık değil şirk. Ama Allah’ı küçültüyor. Hani köylüye diyorsun :
-Padişah kimdir?
-Padişah, her halde bizim muhtar gibi biridir, der.
Küçültüyor yani, küçültüyor. En büyük suç; küçültmedir. Kur’an’da bu var: “En büyük günah şirktir” Neden şirktir? Halbuki zinâ daha çok tahribat yapıyor. Bir insan puta tapar hiç de kimseye zararı yok. Ama bir zinâ yaptığın zaman yedi mahalleye zararı dokunur. Kur’an öyle demiyor. Şirkin daha büyük günah olduğunu söylüyor. Çünkü şirk, sonsuz varlığı küçültmüş oluyor. Burada bir mahalleyi küçülttün, imha ettin. Şirkte bütün kâinatı, bütün varlığı küçülttün. Hatta Allah’ı dahi küçültmüş oldun. Ne kadar suç büyük. Yani Kur’an’ın hükümleri, çok mucizedir. Risale’lerde bu mesele çok izah edilmiş: Niye şirk en büyük günâhtır? Çünkü bütün varlığı küçültüyorsun, hakaret ediyorsun, imhâ ediyorsun. “İnne’ş şirke le zulmün azim” (Muhakkak ki şirk, büyük zulümdür.)
Nefsani düşünmek aynı zamanda geri zekalılığa benzer.Yani meselâ; bir altın anahtarınız var ve çok güzel bir sarayınız var. Ama yanlış anahtar ile gittiğiniz için bir türlü açamıyorsunuz. Ahmak bir çocuk gibi uğraşıyor, uğraşıyorsunuz. Yetmiş sene uğraşıyor, bir türlü kapıyı açıp saraya giremiyorsunuz, geri zekalılık. Yetmiş sene uğraşıyoruz, bir türlü düşünemiyoruz; bu saray niye açılmıyor? Yahu anahtar yanlış. Anahtarı böyle takacağına, şöyle takıyorsun. Sonsuzluğa açacağına, nefsine takmışsın, bir türlü açılmıyor, geri tepiyor. Yani avı vuracağına, mermiyi kendine vuruyorsun. Yani nefsâni düşünmek geri zekâlılıktır.
Burada sizlere söyleyeyim: Bencillik duygunuzu yenin, başkasını kendinize tercih edin, başkası için ölmeye razı olun, vallahi zihniniz bile gelişir, artar. Yani ilmen, psikolojik olarak bu garantiyi size verebilirim.
Bencillik bizi küçültüyor, bitiriyor. Mekke’de Hz.Peygamber(s.a.v.)’den çok daha zeki Araplar vardı. Çok daha çalışkanlar da vardı. Ama bencildiler. “Benim ticaretim ne olacak? Benim servetim ne olacak?” Hz. Peygamber (s.a.v.) her şeyi Allah’a bıraktı. Aklî melekeleri, zekâsı normaldi, çok sivri de değil. Ama o normalden sonsuzluk çıktı. Zekadan, tecrübeden... Sahabelerin duyguları bire yüz gelişmiş. Daha önce bencil, yağmacı sahabeler; sonra her birisi bir memleketi idare edecek kadar zekâ sahibi olup valilik yapmışlar, kadılık yapmışlar, ilim öğrenmişler. Bak zeka açılıyor. Çünkü nefis içeri doğru düşünürse daralır, dışa doğru düşünürse açılır. Zekâ zaten odur. Beynin dışa doğru açılmasıdır. Yani zeki insan her şey ile ilişki kurmaya, kavramaya çalışır.
Ve bu konuda size acı bir itiraf, bir tecrübemi anlatayım: Bizde yetmiş iki tane üniversite var. Bir milyona yakın doçent, doktor, asistan ve profesör var. Ve Türkiye’de hiçbir keşif, hiçbir icat, hiçbir yeni bilgi yok. Çok acı bir manzaradır. Bunun tek sebebi; bencilliktir. Çünkü adam kendi rahatını feda edip nefsanî zevklerini feda edip; “fenâ fi’l ilim” olmuyor, sonsuzluğa açılmıyor, evrensel düşünemiyor. Ondan sonra Bahaeddin gibi bir gariban bir şeyler keşfettiği zaman, öğrendiği zaman: “Doğru da, öyle bir bilgi vardı da, biz niye göremedik?” diyor. Bana söyledikleri tek cevap odur: “Yani senin yazdığın doğru. Ama öyle bir gerçekliği varsa, o zaman biz niye göremedik? Tarihçiler niye göremedi?” Ben ne yapayım? Beyin kilitli ise, ben ne yapabilirim? Tek cevap olarak bunu alıyorum. Şaka değil. Yani ciddi bir tecrübemdir, anlatıyorum.
Bencillik; geri zekâlılıktır. Ve o insanların IQ’leri benden çok yüksek. Eğitimleri, kütüphaneleri, arşivleri, kadroları... Her şey mükemmel. Fakat çiçek açmıyor bir türlü. Çünkü ağaç; çiçek açacağına (hani yutan bitkiler var ya) ne gelse içine yutuyor. Hep içeri, hep ben, hep ben... Benden büyüğü yok. Bir tane köylü onbaşı geliyor. Bencilliği aşıyor, bütün memleketin kurtarıcısı olabiliyor. Dünya tarihinde bunlar çok var. O kadar çok generaller vardı, neden memleketi kurtaramıyordu? Çünkü general, rahatını, zevkini, bencilliğini, nefsini düşünüyordu. İçe bakıyordu. Gözün 20 milyar kilometre öteyi de görse, sen gözünü o uzaya, sonsuzluğa açmazsan göremezsin, hep böyle bakarsın, hep yarım metreyi görürsün.
Kur’an-ı Kerim dünyayı ve ahireti sık sık karşılaştırır. Ve dünyayı kötüler, ahireti över. Bizim bazı Müslümanlar da dünya kötülendi, biz hiç dünyayı takmayalım diye anlıyorlar. Burada bir yanılgı oluyor. Kur’an dünyayı kötülerken; dünyanın sınırlılığını kötülüyor dünyayı değil. Yani sana evlenme demiyor, güzel bir evlilik yapma demiyor. Evlilik içinde boğulma diyor. Bak sınırlı bir alandır, orada boğulma, diyor. Oraya gir, görevini yap, filizini ver, çık uzaya doğru, sonsuzluğa doğru, yürüyüşüne devam et. Çünkü zaten dünya ile ahiret birbirinden ayrı değil. Eğer sen sonsuzluğa doğru yönelmişsen, açılmışsan burada da ahireti yakalamışsın. Dolayısıyla kötü çirkin olay kalmamış oluyor. Dünya’nın padişahı da olsan ahireti yakalamış oluyorsun. Ama daracık düşünürsen işte o kötü olur. Yani çok güzel bir eşin var. O giderse ben de ölürüm. Bazı siyasiler ölünce onların eşleri de ölüyor. Bu, işte dar düşünmektir. Halbuki insan düşünecek ki; eşimdeki bu güzellik sonsuzdur, Allah bu güzelliğin numunesini bana vermiştir. Bu güzellik madem var, bu gün olmasa, yarın ahirette bir gün benimle olacak. Çünkü bir şey varsa, sonsuzdur. Dolayısıyla benimdir de aynı zamanda. İşin gerçeği budur, üzülmez ve ölmez.
Risale-i Nur’da da İhlâs Risalesinde bu konu iki örnekle çok güzel anlatılmış. Kardeşlerini kendine tercih etmek. İnsanın nefsi, buz parçası gibidir. Buz parçası; erimeye, şekil değiştirmeye, yok olmaya mahkumdur. Ama erirse, kendini yok ederse, havuzun içine girerse, havuzla beraber ebediyen mutlu bir hayat yaşar. Bak fedakârlık, kendi şeklini imha etti. Nefis bir şekildir, gerçek varlık değil. Onun için Allah’ın ortağı olmuyor. Gerçek varlık Allah’tır.
Nefis, sadece bir şekildir. Şeklen vardır ve şeklen de yok oluyor. Öz varlık olarak, su olarak Allah’ın emanetiyiz. Bizim değil o. O bu gün buz olmuş, yarın havuz olur, başka gün bahçe olur yani sürekli şekil değiştirir. O varlık Allah’ındır, bizim nâmımıza onu devam ettiriyor. Fakat ölümde nefis yok oluyor. “Ölmeden önce ölünüz” diye bir hadis var, tasavvufçular çok kullanır. Yani “şeklini, nefsini öldür” demektir. Yoksa “git intihar et,” demek değil.
Ve burada çok ekonomik bir durum da var. İhlâs Risalesinde Üstad Bediüzzaman anlatıyor: Sen, ihlâs sırrı içinde, kendini o havuzda eritirsen; nefsini bencilliğini menfaatperestliğini kaldırırsan sonsuz varlığı kazanırsın, diyor. Nasıl? Çünkü sevdiğin bütün kardeşlerin yaşadıkça ve yaptıkları devam ettikçe senin de defterine ibadetler, sevaplar geçmiş olur. Sen sonsuz bir varlığı kazanmış oluyorsun. Hem de hiç günâhsız. Onların nefsinin yaptığı günâhlar sana yazılmıyor. Ama yaptıkları ibadetler, sevaplar, güzellikler sana yazılıyor. Hani diyorlar ki; senin araban var mı? Diyor ki; bütün arabalar benimdir. Zaten insanın arabası olmadığı zaman İstanbul’un bütün ulaşım araçları onun olmuş oluyor.
Ve Üstad Bediüzzaman Risale-i Nur’da; dine dair olmayan bütün fedakârlıkların, kahramanlıkların ve maddi bağışların yine nefse yönelik olduğunu ispat ediyor. Meselâ adam bir okul yapıyor. Adam iyi niyetinden ziyâde, isminin oraya yazılıp nefsinin Tanrı olması için o okulu yapıyor. Dolayısıyla parası boşa gitmiş oluyor, Kur’an’ın tabiri ile yanmış oluyor. Çünkü küçük düşündü. Halbuki Sonsuz Varlık için, Allah rızası için, ümmet için, toplum için yapmış olsaydı ebedî bir varlığı kazanacaktı. Okul değil bazen bir tuvalet de yapsa ebedî bir varlığı kazanır. Bak işte nefis ne kadar değiştiriyor.
Bir hatırlatma yapayım; bütün bu hastalıkların, sıkıntıların ve yok oluşların çaresi; en basitinden, kardeşini, hatta düşmanını kendine tercih etmektir. Size, Hz. İsa (a.s.) gibi düşmanınızı da sevin demiyorum. En basitinden aynı ana babadan doğmuş, kendi kardeşinizi kendi nefsinize tercih etmek. İlk adım budur. Sonra komşunuzu, sonra dostunuzu, biraz daha ileri, düşmanınızı da derim. Ama sırayla.
Üstad Bediüzzaman Denizli hapishanesinde, Ankara hükümetine mektup göndermiş. O zamanların bakanlar kurulunun çoğu ateistmiş, Halk parti hükümeti. Meyve Risalesinde diyor: İmanlarını kurtarsalar, yani basit bir mümin olsalar, şahit olun, idam edilmeme razıyım. Ve Hz. İsa (a.s.) onun için haça gerildi. İnsanlık kurtulsun diye o razı oldu. Allah ona öyle söyledi: Ya Sen ya insanlık! Yok dedi, insanlık kurtulsun. Kendisi öz vahiy olduğu halde kendini feda etti. Bile bile haça gerildi. Bu, şu demektir. Böyle bir insan zaten bu tercihi yaparken, ölümsüzlüğü de kazanıyor. Hz. İsa (a.s.) üç gün sonra dirildi.
Şehit, kendini topluma adıyor. Bile bile ölüme gidiyor. Nefsini devre dışı bırakıyor. Ölümün farkına varmıyor. Kendisini ebediyen yaşam içerisinde hissediyor. Ama bu duygu olmazsa; namazımız bile günâh olur. Adam namaza gidiyor. Bu çarşının hepsi Müslüman. Eğer namaz kılmazsam bana ne derler? Namaz kılayım da şu işlerim biraz açılsın. Yani sevaba günah, şirk... Hacca gidiyor; bana hacı desinler, bir itibarım olsun. Zekât verir; zekât malı arttırır, benim bu ara malım çok azalmış. Yani hep nefse. Onun için Hz. Peygamber (s.a.v.): “Nefis, oruç hariç her ibadetten kendine pay çıkartır” der. Oruçta açlık var ya, o nefsin hoşuna gitmiyor. Yani zoruna gidiyor. Meselâ bir insana aşık olup namusunu muhafaza eden şehittir. Çünkü nefsini orada devre dışı bırakabiliyor. Hem aşık olmuş hem fuhşa bulaşmıyor. Yani şehitlik, şehadet odur. Nefsini, küçük paketini devre dışı bırakıyor. Sonsuz varlığı, nimeti, ebedîliği kazanıyor. Bu, hepimiz için geçerlidir. Ölmeden önce de deneyebiliriz, yaşayabiliriz.
“Yâ Rabbi! Ben Senin her emrine razıyım. İster beni yaşat, ister çalıştır. Yâ Rabbi! Senden gelecek fakirliğe de zenginliğe de razıyım. İster köprülerde yatır, ister saraylarda yatır” dedin mi, işte bak nefsini devre dışı bırakmışsın, şehit olmuşsun. Ebedî bir varlığı kazanmış oluyorsun. Bunun dışında ne oluyor? Bütün kavgalar, gürültüler patırtılar, çirkinlikler hep o dar düşünmekten kaynaklanır. Yok benim görüşüm doğru, öbürü der benim görüşüm doğru. Halbuki doğru görüş nedir diye kimse sormuyor. İlla benim görüşüm doğru çıkacak. Bazıları “benim görüşüm doğru çıkmazsa intihar ederim” diyor. “İstediğim iş olmazsa intihar ederim” der. Ne kadar daracık düşünüyor insan. Kavgaların gürültülerin hep sebebi odur.
İslâm, cihad olarak hep böyle algılanmış. Meselâ İslâm, tarihte savaşlar açmış. Ne için açmış? Şimdi bazıları İslâm’ı ittiham ediyor; “ganimet almak için” diyorlar. Evet, cihada bazı Arap kabileleri, Emeviler gibi sırf ganimet için gittiler. Ama İslâm’daki cihadın asıl esprisi; ya kardeşim bizde para çok, şu Irak şu İran hepsi şirk içinde, dinsizlik içinde, zulüm içinde geberiyor. Bu insanlara acıyalım, gidip kurtaralım. Ne olalım? Medine’deki, Mekke’deki bütün paraları biriktirelim, kimsede para kalmasın. Kimde beş deve varsa dördünü göndersin. Kimde beş adam varsa dördünü savaşa göndersin, kendini feda etsin. Yeter ki şu Irak’ı, İran’ı o zulümden, o karanlıktan, o küfürden kurtaralım. İslâm’daki cihadın asıl espirisi budur. Yani ben cebimdeki kuruşları harcıyorum kendimi delirtiyorum, yeter ki Kubilay adam olsun diyorum, budur. Yoksa Kubilay’dan menfaat, ganimet kapmak için değil.
Her kavram sû-i istimal edilebilir. Bazıları bu kavramı sû-i istimâl etmiş ayrı, o bizi ilgilendirmez. Fakat cihad, gerçek cihad fedakârlıktır. Yani İran ganimetlerini Araplara yedirmek için değil. Arapları feda edip İran’ı kurtarmak istediler. Yani İslâm savaşında ana felsefe budur. Türkiye trilyonlarca para harcıyor. Meselâ; Fethullah hoca öyle yapıyor, trilyonlarca parayı dışarı gönderiyor. Bu millet fedakârlık yapsın, yeter ki Dünya’daki diğer milletler kurtulsun. Biz gidelim onlardan menfaat elde edelim düşüncesi yok. Olmamalı İslâm cihadında. İşin aslı da budur. Biz Türkiye, kaç katrilyon paramız varsa hepsini fedâ edelim. Bir de iki üç milyon insanımızı da seferber edelim. Yeter ki insanlık kurtulsun. Yani gerçek cihad budur. Ama bunun sonucunda bir menfaat gelirse, biz karşı gelemeyiz. Yani istenilmez verilir diyor Üstad Bediüzzaman. Asıl cihad budur; istenilmez ama birisinden bir netice gelmiş ise ayrı, o alınabilir.
Ve şehidin iki önemli esprisi var. Şehit kavramı çok geniştir. Şehidin hiçbir sorunu yok. Çünkü kendini Allah’a adamış, sonsuzluğa adamış. Ne ev derdi var, ne kadın derdi var, ne çoluk çocuk derdi var. Birileri onlara bakarlar, ben kendimi sadece sonsuzluğa adıyorum der. Ve en önemlisi, hepimizin baş belası, belimizi büken geçim derdi yok. Bu gün Türkiye’de Hakkari’de bir köylü, Türkiye için önemli işler yapsa, kendini memleketine, dinine, vatanına adasa bu Türkiye onu el üstünde tutar. Ne ev derdi kalır, ne geçim derdi kalır, hiçbir problemi kalmaz. Eğer benim geçim derdim varsa, eğer benim sıkıntılarım varsa, demek ki ben halâ nefsanî düşünüyorum. Nefsanî kalıplar içindeyim. Hâlâ sorunlarım var demektir. Sonsuzluğa çıkmış bir insan için, kendisini memleketine adamış, dinine adamış bir insan için geçim derdi olmaz. Herkes bir lokma ekmek verse, o Türkiye’nin en zengin insanı olacak. Fethullah hoca sıradan bir insandı. Fakat fedakâr, milleti için kendini fedâ etti. Şimdi onun geçim derdi yok. Şimdi bazıları sanıyor ki Fethullah hoca bütün milletin parasını cebine indirdi. Hiç öyle bir derdi yok...
Sen sonsuzluğu yakaladığın zaman, sonsuzluğa açıldığın zaman senin nefsini devam ettirecek daracık ihtiyaçların kalmıyor. İhtiyaçlar bitince senin geçim derdin de kalmıyor. Çirkef bir kelime; fahişenin namusu yok ki; biz ona namusu gitti mi gitmedi mi diye tartışalım. Olmayan bir şeyin kavgası verilmez.
Koyunlar çobana muhtaçtır. Çoban olmadan, koyunlar kurtlar tarafından dağıtılır, mahvolur. Ama bir millet uyanıksa, insan olmuşsa, artık onun çobana ihtiyacı yoktur. Ve Allah niye ahir zamanda peygamber göndermiyor? Yani istiyor ki her bir insan kendisini bir peygamber gibi idare etsin, doğruyu bulabilsin, ilimler gelişsin, araştırmalar çoğalsın. “Peygamber” demek, “çoban” demek kelime olarak. Hiç bir peygamber yoktur ki çobanlık yapmış olmasın. Evet çobanlık güzel bir meslek. Çünkü çobanlıkta sabır var, şefkat var, sorumluluk var. Çobanlığın tarifi üçtür; şefkat, sorumluluk ve sabır. Yani liderlerin gerçek özelliği bu olmalı. Ama bir müddet sonra artık çobana ihtiyaç olmamalı ve olmadığı için de Allah göndermiyor. Ama illâ gelsin diyoruz. Peygamber gelmediği halde biz birilerini tutup peygamber yapıyoruz. Hani toplumda var ya; ona vahiy geldi, sûre indi gibi bazı saçmalıkları duyuyoruz.
Bediüzzaman; “küfürden sonra ben en çok istibdada karşıyım” diyor. Yani insanın insanı ezmesine karşı olduğunu söylüyor. Buna rağmen en çok düşünce istibdadını uygulayan, Nurcular. Bediüzzaman’ın dışında hiçbir düşünceye hak tanımıyorlar. Keşke onu anlasalar, hadi önemli değil. Onu da yanlış anlıyorlar ve o yanlış düşünceleri o gariban talebelere uygulatıyorlar. Ne anladık? Bediüzzaman geldi ki toplumu hür yapsın. Bizimkiler köle yapmaya çalışıyor. Ben sana tereyağını getirmişim ki seni besleyeyim; ama sen tereyağını bozmuşsun zehir yapmışsın. O zaman kıymeti yok. Onun için işte o zaman benim cemaatim kelimesi çıkar. Demirel’in dediği gibi; benim köylüm, benim memurum, benim şapkam. Onun gibi olur. İllâ benim olacak. Köylü de o, öğrenci de o, memur da o, üniversiteli de o. Demirel’in “benim” kelimesi çok meşhurdu. Bütün Türkiye onunmuş. Demirel eşittir Türkiye, Türkiye eşittir Demirel. Onun için bu durumda kaldık. Demirel iyi bir insan, kaliteli bir insan ve şahsen de sevgim, saygım var kendisine fakat bencildir.
Duygu bazında bu bencilliği biraz irdelersek; bencillik çok ajite edildiği zaman, ifrat duruma geldiği zaman, resmen delilik olur. Ahmet Hilmi’nin “Amâk-ı Hayal” kitabında var ya; gerçek akıllılar ile gerçek delileri tartıyor. İnsan bakıyor deliler daha akıllıymış. Çünkü öbürleri çok bencil. Düşün katrilyonlar değerinde bir şehir var elinde. Sen hepsini bırakmışsın, gitmişsin oyuncaklar ile uğraşıyorsun. Her şeyi bırakmışsın terk etmişsin; gitmişsin parkta oyuncaklar ile uğraşıyorsun. İşte delilik budur. Önümüzde sonsuz bir Allah var, ebedîlik var, güzellikler var. Bütün çirkinlikleri güzelliğe dönüştürebilen bir tablo var. Biz o sistemi dışlamışız, reddediyoruz. Hatta onun için çalışanları delilikle itham ediyoruz.
“Ben öyle bir lider olmalıyım ki bütün Türkiye beni alkışlasın.” İnsanımız bunun için çalışıyor. Ve maalesef çok acı bir durumdur; dindarlarda da bu duygu çok var. Sırf nefsini tatmin için, sırf birileri onu sevsin tapsın diye, adam eve misafir getiriyor, sırf beğenileyim diye, Allah’ın rızası için getirmiyor. Yani resmen o nefis diyor ki; ben tanrıyım, küçük bir tanrıyım, birileri bu gün gelip bana tapsın. Yani bu delilik değil de nedir? Küçük bir mikroba, bir hastalığa yenilen, yürümeyi beceremeyen bir insan, nefis nâmına olunca; “birileri gelsinler benim ne kadar güzel yemek yaptığımı bir görsünler, ben bir kitap yazayım ki, ne güzel kitap yazmış diye beni alkışlasınlar” diyor. Eski insanlar kitap yazarlar, isimlerini yazmazlarmış tanrılaştırılmamak için. Öyle çok kaliteli anonim kitaplar, eserler, sanatlar da var. Binlerce tablo var, dünyanın en iyi tablosu, altında imza yok. Yeter ki nefis devreye girmesin, bu sanat sonsuzdur, sonsuzluğa kalsın, diye. Ama yok illâ benim olacak. Eğer ben olmazsam hiç dünya olmasın. Ben öldükten sonra tufan gelsin, kıyamet kopsun. Şimdiki bencillik çok kötü bir duygudur.
Hırsızlık da bir nevi bencilliktir. Hep bana olsun. Bu çok iğrenç bir tâbir. Türkiye’nin en büyük hırsızları, en büyük zenginler; bu banka operasyonlarından az-çok haberimiz var. Adamın milyar doları var, o bencillik duygusu onu öyle deli etmiş ki; yâ! onun 15 milyon doları var, mutlaka benim de olması lazım, diyor. Yani bu fakir milleti 5 milyar dolar daha dolandırıp alıyor. İşte delilik. Yâ kardeşim ne yapacaksın bu parayı? Bu, psikolojik olarak da bir gerçektir; bu deliliktir. Bunun dışında şizofren olup da meczuplaşmış, köprü altında yatan insanlar da veli oluyorlar. Çünkü nefis devre dışı olmuş, yemek yemesi kalmamış uyku derdi yok, evlilik derdi yok. Kendisini sisteme adamış, bir kavram olarak resmen deli, veli olmuş. Yani benim 10 milyar dolarım var, bu fakir milletin 5 milyar dolarını daha çalacak kadar deli olacağıma, o köprü altındaki şizofren delilerden olmayı tercih ederim. İşin gerçeği de budur. Çünkü o Cennete gidecek, sorumluluğu bitmiş. Öbür herif Allah bilir belki ahiretteki mahkemeler bile yetmez.
Ben işi duygular bazında tartmaya çalışıyorum. Biz velileri severiz, peygamberleri severiz, büyük siyasileri severiz, ne için? Nefis için... Peygamber bana şefaat edecek, torpil yapacak. Veli; ben darda kaldığım zaman, benim imdadıma yetişecek. Kur’an-ı Kerim’i severiz. Çünkü cinlerin bana musallat olmasını engelliyor. Yine nefis. Sonsuz bir güzelliği ve güzellikleri öldürmüş oluyoruz, çirkinleştiriyoruz. Halbuki gerçek güzellik öyle bir sonsuz ki, benim olmasa da onu sevmeliyim. Gerçek güzellik odur. Biz peygamberleri, velileri, Allah’ı, sonsuzluğu, mükemmel oldukları için sevmeliyiz. Benim için olması şart değil. Çünkü mükemmel diye bir şey varsa, nefis de otomatikman oradan payını alır. Nefsin, onu örümcek gibi kendi ağına alıp öldürmesine gerek yok. Ama nefis örümcek gibi alıyor sindiriyor, mahvediyor onu.
Ve dinsizler niye dinsiz oluyor? Çünkü “kâinatta güzellik yoktur, gerçek yoktur” diyorlar. Allah senin kalbini açmış. Velide güzelliği göstermiş, Peygamber’de güzelliği göstermiş, Allah’ta güzelliği göstermiş, ahirette göstermiş, sonsuzlukta göstermiş. Sen hâlâ niye nefsine kullanıyorsun ki o güzellikleri? Yani gerçek güzellik; nefsanî olmayan güzelliktir. Bir Arap şairi de öyle demiş: “Ben sevgime mukabil bir rüşvet istemiyorum.” Sevgisine mukabil bir karşılık bekleyen sevgi, gerçek sevgi değil. Bunun ismi Pragmatizm’dir, bencilliktir, kötüdür o. Biz ne zaman bu duygu düzgünlüğüne gireriz; “kardeşimin lezzet alması benim için, benim lezzet almamdan daha önemlidir, kardeşimin yükselmesi, benim yükselmemden daha önemlidir, bir güzellik varsa, nefsimin olmaması daha iyidir, çünkü nefsim o güzelliği çirkinleştirir” diyebiliriz, işte gerçek güzellik budur, gerçek sevgi budur. Bizde sevgi deyince; cinsellik, ihtiyaç, menfaat akla geliyor. Kavramlar hepten çürümüş, kokuşmuş böyle. Hakiki sevgi; karşılık beklemeyen sevgidir. Örnek olarak anaların sevgisi verilir. Anne evladına hizmet ederken; büyüyecek de bana bakacak diye değil, içten samimi olarak yapar. Eğer büyüyecek de bana hizmet edecek diye yapıyorsa, yapmasın daha iyi. O da bencillik olur, nefsanî olur. Meselâ: Allah’ı, Peygamber’i, ahireti seviyorsun. Nefsin için seversen, menfaat gelmediği zaman düşman olursun. Ne kadar büyük olursa olsun, düşman olur nefis. Madem ki kendinin değil. Hani derler; “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”, bu anlayış yanlış. İşte bu söz kafirlerin sözüdür. Ben derim ki; bir güzellik olsun kâinatta, küçük olsun ama yeter ki olsun. Bir şey varsa sonsuzdur. Benim olup olmaması hiç önemli değil. Önemli olan olmasıdır. Gerçek İslâmî söz budur. Yeter ki bir güzellik olsun, düşmanımın elinde bile olsa. Dinler arasında da bu var. Güzelliğin kıymeti bilinmediği için, bencilce yaklaşıldığı için; benim dinim, benim Peygamberim, benim Kur’an’ım, benim İncil’im. O onu kötülemiş, o onu kötülemiş. O ona savaş açmış, o ona savaş açmış. Anlamsız, hep nefisten dolayı. Ne Kur’an’da, ne hadiste dindarların birbirleriyle kavga etmesinin hiçbir dinî kaynağı yok, hiçbir delili yok. Kur’anda, gidin Hıristiyanlara, Yahudilere savaş açın diye bir kavram yok. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Yahudiler ile savaşması; anlaşmayı bozdukları içindir, sözlerinde durmadıkları için ve İslâm’ın aleyhinde fitne fesat çevirdikleri içindir. Yoksa bir insan, sırf Yahudi’dir veya sırf Hıristiyan’dır diye öldürülmez, ona karşı savaş açılmaz. Onların da bize karşı savaş açması yanlış. İllâ küçülteceğiz ya. Sonsuz bir din kavramı var, ama bir kaç cümleye indirmeye çalışıyoruz. Yani İslâm’ı 32 şart ile küçülttük. İnsanlığa ebedî bilgi gelmiş, vahiy tarzında; biz onu küçülttük küçülttük, Nasreddin hocanın kuşuna benzettik. İşte 32 farz; tuvalete nasıl girilir, nasıl abdest alınır, nasıl teyemmüm alınır? Bitirdik işi.
Meselâ veliler; Çin’de veliler var, Hindistan’da veliler var, Avrupa’da, Amerika’da var. “Yok, din zaten Ortadoğu’ya gelmiş. Galiba sırf Suriye’ye gelmiş. Galiba o velilerin, Peygamber’lerin çoğu da Türkiye’de... O Velilerin de en büyüğü benim Üstadımdır, benim şeyhimdir”. İşte zulüm. Sonsuz bir güzelliği küçülttük. Peki sonsuzluğa açılırsak ne kazanacağız?
Bütün kemalâtı kazanacağız. Ve velayette, tasavvufta bir kavram var; eylemeden eylemek durumuna geçersin. Allah, hareket etmeden sayısız varlıklar, noktalar arasında koordinatları sağlayıp bu sistemi devam ettiriyor. Sen o sonsuzluğu, o güzel tabloyu, o gerçek varlığı yakaladığın zaman yerini biliyorsun, haddini biliyorsun. Ufak bir dûa ile ufak bir tetikleme ile, yani hiç kendini yormadan, hiç kendini yıpratmadan, delirtmeden bütün kâinatı etkileyebilecek bir duruma geliyorsun. Gerçek varlığı hak ediyorsun, kazanıyorsun. Eylemeden eylemek. Yani yıpranmadan, hırpalanmadan, deliler gibi çalışmadan da insan zengin olabilir, kazanabilir, ebediyetini hak edebilir.
Meselâ; Allah sonsuzdur, ki bir şey sonsuz olduğu zaman bozulmaz, etkilenmez, hırpalanmaz, delirmez, hastalanmaz. Çünkü sonsuz demek mükemmellik demektir. Bir şey mükemmelse ona hastalık gelmez, üzüntü gelmez, korku gelmez. Peki biz bu sisteme nasıl entegre olacağız? Kur’an diyor ki: “Allah’a yaklaşın.” Yani Veli olun. Veli; yaklaşmak demek, Allah’a yakın olan demek. Ve Kur’an’da dört yerde geçer; Allah’a yakın olanların korkusu, üzüntüsü biter, diyor. “Elâ innâ evliyâallahî lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn”. Allah’ın velilerine ne korku vardır ne üzüntü vardır. Yani sen de mükemmelleşmişsin. Türkçe’de veli demek; aslında kâmil insan, insan-ı kâmil demektir. Olgunlaşmış; ne üzülüyor, ne korkuyor, ne acıkıyor. Ama lezzet alıyor. Maddi lezzet tarzında olmasa da lezzet alır. Çünkü lezzet ayrı bir kavram. Yıkıcı tesirlerden korunmuş oluyor. Meselâ biz niye yokluktan korkarız? Bir gün biter diye. Ama sonsuzluğu yakaladığımız zaman o “bir gün biter” kavramı biter. İşte gerçek mutluluk o zaman başlar. Bir gün biter kavramını zihninizden sildiğiniz zaman, bir gün ben de ölürüm biterim düşüncesini sildiğiniz zaman; işte gerçek cennet, gerçek huriler, gerçek ahiret, gerçek gılman odur. Onun için Yunus Emre diyor ki: Birkaç huri, birkaç cennet istemem, bana Seni gerek Seni...
“Sen” dediği sonsuzluk. Çünkü cennet de sınırlı. Cennet dahi sınırlı olduğu zaman çirkin oluyor, bir gün bitecek mi? diyor. Bunun tek çaresi; ferâgat, fedakârlıktır. Yani; başta öz kardeşini sonra akrabalarını, sonra komşunu, sonra şehirlini, en nihayet düşmanını dahi kendine tercih etmektir. Bunu becerdik becerdik. Yoksa insanlık müthiş bir anarşizme, kargaşaya, yıkıntıya gidiyor. Yani hiçbir taş yerinde değil. Sistem şimdi hep içeriye doğru çalışıyor.
Başta bir sır anlatacaktım. Biz boşluktan korkarız, boşluğa düşeriz diye korkarız. Bizim boşluk dediğimiz, yokluk dediğimiz, sıfır dediğimiz aslında gerçek varlıktır. Çünkü yokluk kavramı yok.
Varlık iki kategoridir: Bir kısmı durgundur. Ona biz boşluk diyoruz, sıfır diyoruz, yokluk diyoruz. Ama asıl yoğun varlık odur. Çünkü o ilimdir. Madde ve beden ise o gerçek varlığın köpük haline gelmiş şeklidir. Hani çocuklar banyoda köpük olunca oynarken, gerçek varlık sanıyorlar köpükleri, gidip onunla oynuyorlar. Yani biz de öyleyiz. Köpüğü görmüşüz, gerçek varlık, gerçek güzel şeyler, parlak, ışıklı şeyler diye. Halbuki gerçek varlık alttaki sudur. O orada görünmüyor.
“Çünkü O vardır.” O, orada aynı zamanda sıfırı da temsil eder. Sıfır gerçek varlıktır. Siz de nefis olarak sıfır olursanız bütün sorunlar biter, bütün sıkıntılar biter. “Çünkü O vardır.” Çünkü Allah vardır; her şey vardır, çirkinlik yoktur. Çünkü yokluk, gerçek varlıktır. Ben yok olmaya dünden razıyım, dediğiniz zaman, bütün sorunlarınız biter. “Çünkü O vardır.”
Ve Çinliler uzayın, boşluğun gerçek varlık olduğunu, 3000 sene önce keşfetmişler. Bilimde yeni yeni tespitler var. Basit olarak ifade edersek, günlük hayatta en çok biz şu konuda hata ediyoruz; övülme, sövülme konusunda, para kazanma ve kaybetme konusunda. Gerçi bu tabirleri çok geniş bir şekilde anlatabiliriz. Fakat pratik olarak hepimiz için övülme ile sövülme bir olsun, para kazanmak ile kaybetmek bir olsun. Yani gidin ölü gibi yaşayın, para kazanmayın, hakkınızı, hukukunuzu aramayın demiyorum. Allah namına hakkını da ararsın, iş de yaparsın, görev de yaparsın, ceza da verirsin. Ama Allah nâmına. Adamı hapishaneye de sokarsın, belki adamı kısastan da geçirirsin. Ama hiçbir zaman nefis nâmına olmayacak. Nefis nâmına olduğu zaman iş çirkin oluyor, zulüm oluyor. Bir Hâkim, cellada görev veriyor, diyor ki: “Git bu adamın elini kes çünkü suç işlemiş.” Cellad da o adama kızıyormuş. Gitmiş lezzet alarak, kin duyarak.
Hâkim: “Dur” demiş. “Sen sonsuzluk namına bunu cezalandırmıyorsun.”
Sonsuzluk nâmına bir insanı cezalandırmak güzeldir, bir insana tokat atmak güzeldir. Eğer nefis nâmına olsa, işte o çirkin olur. Hz. Ali (r.a) bir kafiri öldürecekti, kafir ona tükürmüş, o da öldürmekten vazgeçmiş. “Niye öldürmekten vazgeçtin?” diye sorunca; “çünkü tükürdün nefsim kızdı, seni öldürdüğüm zaman nefsim nâmına öldürmüş olurdum” cevabını vermiş. İşte nefis nâmına olursa; sen hacı da olsan, hoca da olsan, profesör de olsan, şeyhü’l a’zam da olsan, kutb-u a’zam da olsan kıymetin yoktur. Hepsi hiçtir, yokluktur, çirkinliktir, fâniliktir. Ama sonsuzluk nâmına olsa; bir bebeğe bir damla su içirmek, bir hayvana bir tabak su içirmek, bir insana küçük bir dua etmek, (hadislerde var) insanı ebedî bir cennete götürür. Aradaki fark odur. Öyle çok büyük işler yapmaya gerek yok. Ve eğer biz Allah nâmına yaparsak, nefis nâmına, bencillik nâmına yapmazsak, o zaman işin iyi olup olmaması, başarılı olup olmaması da bizi ilgilendirmez. Ben Allah nâmına yaptım, başardım, ne mutlu bana. Başaramadım daha çok ne mutlu bana. Çünkü sen sonsuzluğu elde etmişsin. Nefis namına yaptın, başardın; zulüm ettin, başarmadın; Cehennemin dibine gittin. İkisi de kötü. Lezzet bazında; bu sonsuzluk, gerçek varlık olduğu için gerçek varlık insanı mutlu eder, lezzet verir. Niye para bizi mutlu ediyor? Çünkü para, varlığı temsil ediyor. Niye evlilik bizi mutlu ediyor? Çünkü evlilik sayesinde biyolojik olarak varlık elde ediyoruz. Niye güzel yemekler bize lezzet veriyor? Çünkü varlığımıza varlık katıyor.
En büyük nimet varlıktır. Ve bu da sonsuzlukla olur. Sınırlı olan hiç bir şey güzel değil. Sınırlı şeylere sahip olmayın. Seviyemiz ne olursa olsun, yükseliriz, kurtuluruz, rahat ederiz, hiçbir sorunumuz kalmaz. Veli olmadan veli olursunuz. Seyr-i suluklara, tarikatlara, virdlere, nafile namazlara ihtiyaç kalmadan veli olursunuz. Bunun da çaresi: Birisi Hz. İsa (a.s)’ın sağ yanağına tokat vurmuş, o demiş ki; soluma da vur, yeter ki sen kurtul. Birisi sizi 3 metre iterse, siz 5 metre itelenin, diyor. Yeter ki adam kurtulsun. Başkasını kendine tercih ediyorsun. Param kayboldu, iyi ki kayboldu, güzel bir iş. Sistem içinde onun da yeri var. Trilyonlar kazandın; o da bir kavram, şükür ki verdin. Ben güzel bir yemek yerken; “Ya Rabbi! Sen bununla nimet olarak kendini bana hissettirdin, elini öpeyim” diyorum, huzur duyuyorum, lezzet alıyorum. Yakın akrabalarımdan da birisi bana küfrediyor, gene “Ya Rabbi! Sen kendini ne güzel gösteriyorsun” diyorum. Yani bunu hissetmeliyiz. Çünkü her şeyde O görünüyor. O’nun dışında bir şey yok. O’nun dışında bir şey sanmak; o, nefis işidir. O nefistir, göreceli bir varlıktır, göreceli bir filizdir, aşmak lâzım.
Soru: İnsan nefse sahip çıkıyor, ama ruha neden sahip çıkamıyor?
B. Sağlam: Çünkü ruh sonsuzdur, ilimdir. Ruhun aslı ilimdir, ilim de sonsuzdur. 2x2 ilim olarak sonsuzdur. Dünya’nın bütün santimetre karelerinde geçerlidir. 2x2=4 eder, sonsuzdur. Her şey ilim bazında sonsuzdur, somutlaştığı zaman küçülmüş oluyor. Meselâ iman öyle. Allah’a inandın sonsuzluğa inandın. Bak ne kadar güzel bir şey. Ebediyeti hak ettin, yokluğu yendin, ölümü yendin. Ama Allah’ı sınırlandırdığın zaman (Allah’ı bir cisim olarak; uzayda çapı 20 milyar kilometre büyüklüğünde bir şey olarak düşündüğün zaman sınır çizmiş oluyorsun), sınır çizilmiş bir şey ne kadar büyük olursa olsun hiç hükmündedir. Yani ben dünyadaki bütün internet bilgilerini bir anda hafızama kaydetsem dahi; madem ki sınırlıdır, o hiçtir.
İlim bazında öğrendiğin şeyler sonsuz olduğu için güzeldir. Ruh sonsuzdur, ruh güzeldir, Allah’ın parçasıdır demişler (parçasıdır demek yanlış da, Allah da ilim ya, aynı şey aynı kategori) ve ölümsüzdür. Ruhun daracık bir şekil almasına biz nefis deriz. İşte ruh ve nefis aynı şeydir. Araplar aynı manâda kullanır. 2 kere 2 dedik ya sonsuzdur. Bütün Dünya’da, bütün varlıkta vardır. Fakat 4 tane kalemi bir araya getirdiğin zaman, o kalemler mahvolduğu zaman 2x2=4’ün ölmüş olur. Nasreddin hocanın eşeğini araması gibi. Ondan sonra arıyoruz; benim 2x2=4’üm nereye gitti? Her yerde var, adam halâ arıyor.
Meselâ para da öyle. Bütün paralar bizimdir, bütün nimetler bizimdir aynı zamanda. Yani benim yemem şart değil. Ama bunu illâ somutlaştırırsam o zaman ararım benim eşeğim nerede? Bu küçülmüş olur. O zaman çirkinlik olur. Nefisle ruhun ilişkisi odur. Nefis; ruhun somutlaşmış şeklidir. Meselâ güzellik kavramı sonsuzdur. Ben diyorum ki; Ya Rabbi! İyi ki güzellik varmış. Eşin güzel değilse olmasın, önemli değil.
Yani Türkiye’de devlet var, asker var, evler var, ordular var, saraylar var, şehirler var, bunlar benim sayılır. Bana düşen evin çirkin olması Türkiye’nin çirkin olmasını gerektirmez. Benim evim de varsın çirkin olsun. Ben de bir kavram olarak buna katlanayım. İşi yırtarsın. Ama sonsuzluğu illâki benim evim çirkindir, rutubetlidir, otomatik olarak bütün Türkiye çirkindir demek gibi birşey olur. Haksızlık etmiş olursun.
K. Aktaş: Mevlâna’ya bir şey soruyorlar. “Benim gibi olursan onu anlarsın” diyor. Bu sonsuzluk boşluk gibi bir şey, boş bir şey. Meselâ İbn-i Arabi diyor ki: “Allah” içi boş bir kavramdır, onu sıfatları doldurur. Bizim bu sonsuzluğu anlamamız için mutlaka orada bir kıyasın olması lâzım, bir mihengin olması lâzım. Orada nefisten, o şekillerden sürekli bir asıllara dönüş, şekillerden asla dönüş denen bir dönemeç var.
B. Sağlam: Allah’ın sisteminde şöyle güzel bir formül var. İnsanlar onu yapamıyor. “Allah” boşluk derken, yokluk hatırınıza gelmesin. İbni Arabi’nin deyimi ile anlatayım:
Boşluk, gerçek varlıktır. Yokluk dediğimiz hadise; gerçek varlıktır. Ama somut olmadığı için ismini koyamıyoruz. Somut olmayan bir şeyin ismini koyamazsın. İsmini koyamadığımız zaman da bilmemiş oluyoruz. Dolayısıyla biz cahil kalmış oluyoruz. Allah bunu telafi etmek için, nokta görüntüler yapar. Hikmet, ilim, sanat, fizik, kimya, astronomi... Sayısız şekillerde o sonsuz varlıklardan nokta görüntü yapıyor. O noktalar somutlaşıyor, biz de onlara isim koyuyoruz. İşte Hâlık’tır, Mucib’tir, Şâfi’dir, Kerim’dir, Rahman’dır, Rahim’dir. Her isim bir noktanın adıdır, Allah’ın adı değil. Allah’ın adı olmaz, Sonsuzun adı olmaz. Noktanın adı olur. Fakat Allah mükemmel olduğu için, noktaları da sonsuz yapıyor. Meselâ; Allah kendini somutlaştırmış; Küre olarak, Güneş olarak ortaya çıkıyor. Fakat Güneş’i yuvarlak yapıyor. Yuvarlaklık neyin sembolü? Sonsuzluğun sembolü. Yani somut içinde sana sonsuzluğu gösteriyor. Biz öyle değiliz. Türkiye’de kim yuvarlak bir ev, bir saray yaptı ki? Herkes dört köşeli yapıyor. Çünkü bizim imkanlarımız kıt ya, dört köşeliliğe mahkumuz. Allah öyle sonsuz bir güç sahibi ki; somut içinde soyutu gösterebilir. Bir hücre içinde, DNA’da, bir hücrenin DNA’sında sonsuz bilgiyi koyabiliyor. Ne kadar geçmiş-gelecek varsa o hücre içinde vardır. Onun için diyor ki: Sonsuzluktan kaçmayın, somuta da talip olursunuz. Yani eşiniz sonsuzluk ifade ettiği zaman eşiniz olabilir. Ebediyyen bu benim arkadaşımdır, benim yoldaşımdır, benim destekçimdir diye. Yoksa cinsellik için geçici olarak kullanır atarsınız. Ne kadar küçültüyoruz.
Somut içinde soyutu göreceğiz, soyut içinde somutu göreceğiz. İki kere ikiyi her yerde göreceksin. Nerede 4 tane çubuğu görürsen o sonsuz formül burada da var dersin. Ve ara sıra o çubuklara siz de sahip olacaksınız. Zaten insan, hiçbir zaman çubuksuz da kalmıyor. Elhamdülillah bu gün de 4 tane çubuğum var dersin.
K. Aktaş: Yani soyut içinde somutu, somut içinde soyutu.
B. Sağlam: Ölçü odur zaten. Bölücülük yok, ayrıştırmamak lazım. Somut ayrı soyut ayrı değil. Dünya ayrı ahiret ayrı değil. İşin kötü tarafı; bir noktada boğulup öbür boyutu kaybetmek. Ebediyeti, sonsuzluğu kaybetmek.
Meselâ hastalıklar, sıkıntılar neden olur biliyor musunuz?
Dar bakıyoruz, dar bakarken oradaki güzellik ve denge ruhumuzda yansımıyor. Ruhumuz ise dengeli, güzel. Ondan sonra ben burada depresyona giriyorum, çıldırıyorum ve diyorum ki; çirkinlik niye var? Ya çirkinlik yok. Ben dar noktadan bakmışım, dar noktadan denge görünmemiş. Vücudum, bilgisayarım onu öyle algıladı, çirkinlik diye algıladı. O çirkinliği benim ruhuma mâl edinceye kadar, benim sistemime, kendime adapte edinceye kadar ben sancılar çekiyorum, sıkıntılar çekiyorum. Dert dediğimiz, çirkinlik dediğimiz bu. Sen sonsuz çerçeveden bakamıyorsun, dar noktadan bakıyorsun, çirkin, dengesiz görüyorsun, o sistemi. Absorbe edinceye, sindirinceye kadar sıkıntı çekiyorsun. Yani o, resmen psikolojik olarak vücuduna bir şişin batması gibi bir şeydir.
Ama bir insanın yüz güzelliği; koordinatları kurarsan...
Biz ne dedik? Ruh da Allah da ilimdir. İlmin somut şekli; koordinatları kurarsan, Türkçe’si odur. Koordinatları kuramadığınız zaman her şey çirkin olur, sonsuzluğu yakalayamazsınız. Biz hep noktaya bakarız. O noktanın nereye baktığına bakmıyoruz. Sonsuzluk koordinatları kurmaktır.
Soru: Şöyle diyebilir miyiz? Zıtlıkları yakalayıp da doğru yolu, orta yolu bulmak demektir, diyebilir miyiz?
B. Sağlam: Ben bir ara çok derdim: Ya Rabbi! Sol eli niye vermişsin, soldur, felç gibi bir eldir, çalışmıyor. Sonra anladık ki; sol el olmazsa sağ elin kıymeti yok. Sonra birleştirdik. Sağ da bitti sol da bitti. Sadece “O” kaldı. “La Mevcude İllâ HÛ” Onlar hep geçmek içindir, kavram içindir.
...
Soru: Bencilliği besleyen kaynak nedir?
B. Sağlam: Allah, insanları ve hayvanları yaratırken vücutlarının devam etmesi için bir sistem kurdu. Kendisine lâzım olan şeyleri alsın, lâzım olmayan şeyleri atsın. Sistem böyle bu kadar güzel. Sana lâzım olan şeyleri alacaksın lâzım olmayan şeyleri atacaksın. Fakat bu duygu ajite olduğu zaman “hepsi benim olsun” diyorsun. O zaman sistemi çökertiyoruz, sistem devam etmiyor, bu sefer çöküyor. Bencillik duygusu odur. O içeri çekme duygusunun şeyidir. Yani günde 1 kg yemek yiyeceğine Türkiye’nin bütün ambarlarını yemeye çalışıyorsun. İşte o zaman büyük bir zulüm olur.
Soru: Bencilliğin kaynağı nedir?
B. Sağlam: Bencillik; bir dengesizliktir. Allah da buna izin veriyor. Çünkü gaye imtihandır, varlığa varlık katmaktır. Bencilliğini yenen insanların yani şehitlerin, Peygamberlerin, velilerin, sonsuzluğu yakalamış insanların bir şey olabilmesi için bencil insanların da varlığı olması lâzım. O film içinde onların da rolü var.
Soru: Buna kendi nefsini besliyor diyebilir miyiz?
B. Sağlam: İç dünyamızda nefis bencildir, ruh sonsuzdur. Bunun dengesini sağlayacaksın. Hep ruhanî olsan, o zaman ölürsün. Ama ara sıra gidip: “Bakkal efendi! Bu ekmek benim hakkımdır” diyorsun, 5 lira çıkarıp veriyorsun. Orada bencilce iştir, ama güzel bir şeydir. Yani her bencilce iş kötü değil. Bakkala gidiyorsun diyorsun ki: Bu ekmek benim hakkımdır, 5 lirayı al diyorsun. Bak çektin içine. Ama Türkiye’nin bütün ekmekleri benimdir, benden başka hiçkimse aç değildir dediğin zaman çılgınlık olur.
Soru: Hz. İsa(a.s)’ın kendini fedâ etmesinden bahsettiniz...
B. Sağlam: Bütün Peygamberler öyle...
Soruya devam: Ama Kur’an’da öldürülmedi, kendi katına yükseltildi diyor. Bu söylediklerinizin kaynağı nedir?
B. Sağlam: Biz bu konuda bir kitap yazdık, kitabımız çıkacak. Hz. İsa(a.s) öldürüldü. Kur’an’ın öldürülmedi demesi şu; şehitler gibi ölmedi. Nasıl şehitler maddeten, nefsen ölüyorlar. Ama gerçekten ölmüyorlar. Hz. İsa(a.s) da nefsen öldü. Ruhu ebediyeti, hakikati yaşadı. Müslümanlar o konudaki âyeti yanlış yorumluyorlar. Sonra da Hıristiyanlar ile boşu boşuna kavga ediyorlar. O mesele yanlış.
...
Ben bazen Kubilay’ı eleştiriyorum. Ama eleştirirken onu batırayım, yerin dibine girsin diye değil. Kubilay’ı nasıl biraz daha yükseltirim diye eleştirebilirim. Üstad Bediüzzaman ona “mecazi adâvet” der. Yani şeklen hafif düşmanlık gibidir. Ama o aslında sevgidir. Bir babanın evladını hafif uyarması, kınaması nefis nâmına değil. Bir şey nefis nâmına değilse sen adama tüfek de dayasan güzeldir. Yeter ki nefis nâmına olmasın. Ama nefis nâmına olsa “ben öyle insanım ki; yetmiş kişiyi namaza başlattım.” Al işte yetmiş kere cehennemin dibine gittin. Nefis namına olmayacak.
Kendini üstün görmek de bencilliktir. Çünkü üstünlük yok. Sonsuzlukta aşağı yukarı, dar, sınır yok. Üstün görmek; sonsuzluğu küçültmektir. O da suçtur. Ben niye üstünüm ki? İki tane varlık yok ki biri diğerinden üstün olsun. Bir sistem var, bir sonsuzluk var. Ben o sistemi kendi küçük sistemime indirgediğim zaman, ben de en üstünüm dediğim zaman işi bitirmiş oluyoruz, öldürmüş oluyoruz.
Dindarlar çoğu zaman resmen ibadet ettikleri tanrıyı bu şekilde öldürüyorlar. Nefis nâmına dindar olacağımıza dinsiz de olsak olur. Çünkü aynı kapıya varıyor. Aynı şeydir ama ismi değişik.
Donukluk İslâm’da yok. Bilgisayar teknolojisi bir programdır, bir pakettir. Fakat programın mayasında ikili yapı var. 0-1 sistemi. O 0- 1 sistemi işin çalışmasını arttırır, bereketlendirir.
Vahiy, Allah’ın güzel bir ikramı, güzel bir paketi iken onun içinde dahi ikili yapı var. Fizik ve metafiziği içeriyor ki verim ve gelişme artsın. Geçmiş fiil olarak, “avhayne” kelimesi 24 kere geçmiş fiil olarak Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in 24 seneye yakın vahiy aldığına işarettir. “Evhayne” biz sana vahyettik, Kur’an’da 24 kere geçiyor. Ve Hz.Peygamber, 24 seneye yakın tam 24 değil de yakın, Allah’tan vahiy aldı. Sebeplerle ifade ediyor, evhayna. Çünkü vahiy sadece mucizevi, keramet, olağanüstü bir şey değil. Tabiatın içinde kâinatın içinde yeri var. Yani vahiy bir yere geldiği zaman her şeyi ilgilendiren bir şeydir. Sadece özel bir ikram değil. Onun için sebeplerle beraber biz vahyi gönderdik diyor.
“Evha” müfred olarak, direkt Allah’a isnad edilen şekilde 8 kere geçmiş. Semaya vahiy, Ay’a vahiy, Hz. Musa(a.s)’ın annesine vahiy. Onlar olağanüstülük, olağanüstülükler 8 kere geçmiş. Bunların hepsi de olağanüstü. Sekiz kere sekiz de Risale-i Nur’da gaybilik, metafizik âleme işarettir. Yani metafizik âlemden gelen özel nimetler; “evhâ.” 18, 8 ve 28 Risale-i Nur’da gayb âlemlerinin işaretleridir. Risale-i Nurda o numaralardan biz onu bulabiliyoruz. 8,18 ve 28’ler cennetin ve gayb âleminin sembolüdür. Meselâ dünyada Hz. Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gönderilen gelen vahiyler “evhayna” ile bildirilir. Biz sana vahyettik. Miraçta gelen vahye; Rabbi O’na vahyetti diyor. Miraç olağanüstü bir durum ya. Orada yine mucizevi bir ifade var. Bir yerde “evhaytü” diyor; ben havarilere vahyettim. Yani “ben,” Allah, kendini somut bir şekilde gösteriyor. Kur’an’da; ben havarilere vahyettim diye bir âyet var. Ve Allah somut bir şekilde kendini ortaya koyuyor. Çünkü Allah havarilere vahiy göndermedi. Hz. İsa(a.s) zaten Allah’ın onlara gelen vahyiydi. Somut bir vahiy yani. Onun için somut örneği. Kipte somutluk var. Bir kere geçiyor, İsa bir tane ve havarilere o vahyetti o bildirdi her şeyi.
Geniş zaman “nûhî” yani her zaman vahyediyoruz mealindeki kelime 4 kere geçmiş. Yani zaman üstünden, dördüncü boyuttan vahiy aktiftir, geliyor geçmiş ve geleceği kuşatacak şekilde. Dört 4.boyuta bakar. Bir nükte daha şudur: Diyor ki; Kur’an’da anlattıklarımız gaybın haberleridir. Biz onu sana vahyediyoruz. İnceliğe bakın; gaybın haberleridir, biz o haberleri sana vahyediyoruz demiyor. Biz o gaybı sana vahyediyoruz. Yani Kur’an tarih kitabı değil. O, haberleri anlatmıyor. O metafizik dünyada görünen malzemeyi Hz. Peygamber’e uygulattırıyor Kur’an, onu yaşattırıyor. Onun için o haberleri vahyediyoruz demiyor, o gaybı sana vahyediyoruz. Tekil zamir var, gayb tekildir. Haberler ise çoğuldur. Çoğula gitmiyor, tekil kelimeye gidiyor, Nûhiyhî Nûhiyhâ demiyor. Onu sana vahyediyoruz. Bir yerde nuhiyhâ demiş. Aynı kipte, “biz o haberleri sana vahyediyoruz.” Evet, Kur’an bir açıdan tarih kitabıdır da aynı zamanda. Yani o haberlerin doğruluğunu da veriyor. O bir kere geçmiş, öbürü iki kere geçmiş. Yani asıl faktör; o gaybın yaşanılması, yaşatılmasıdır. Bütün maziler 33 kere geçmiş. İslâm’da 33 mübarek bir sayı. Tesbihatlar, ibadetler, tahmidatlar, Risale-i Nur’daki sayılar, hep 33’lüdür. Yani vahiy mucizedir, olağanüstü bir ikramdır. Edilgen şekli 10 kere geçmiş. Yani kim vahiy gönderdi yazmıyor, vahyedildi diyor. Niye edilgen şekilde veriyor? Belli ki Allah ediyor. Ama niye edilgen şekilde veriyor? Yani vahiy öyle, bir çiçek öyle bir meyve öyle harika bir şeydir ki; kimin gönderdiği belli olmasa dahi o kendi yazarını, kendi sahibini söyler, açıklar. Gerek yok yani.
10 sayısı mükemmelliği temsil. O kadar mükemmeldir ki vahiy, kim onu gönderdi, kim onu söyledi belli oluyor. “Vahyedildi” diyor. “Vahyettik” demiyor da “vahyedildi” diyor. 33+10=43
43 yaşı Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in vahyi sürekli almaya başladığı yaşıdır. Hem edilgen hem etken şekliyle, gece gündüz vahiylerin akmaya başladığı senedir. 43 yaşı.
Muzariler 12’dir geniş zamandır. 12 düzeni ifade eder, düzenin sembolüdür. Geniş zamanda vahiy sürekli düzeni ifade eder.
Bahaeddin SAĞLAM.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)